Annemden Hikayeler


cropped-img_40451.png“AnnemdenHikayeler” 2012 yılının Ocak ayında birden, hiç planlamadığım bir şekilde ortaya çıktı. O zaman henüz 2 yaşında olan oğlumu her gün evde bakıcımızla bırakırken yaşadığım ikilemler beni içimdekileri kaleme almaya itti…

Bu blog belki böyle başladı ama zaman içerisinde çok şey değişti… İlk blog yazmaya başladığımda yedi aylık bebeğiyle New York’tan İstanbul’a yeni dönüş yapmış ve tekrar iş hayatına atılmanın heyecanını yaşarken bir yandan da bebeğini evde bakıcı ile bırakmanın endişelerini duyan acemi bir anneydim. İkinci oğluma 7 aylık hamileyken yeniden Amerika’ya gidişimizle bu kez iki çocukla hiç destek almadan çocuklarını kendisi büyüten, büyütürken de olgunlaşan bir anne oldum. Amerika’dan Türkiye’ye döndükten sonra yeniden iş hayatına atılıp bu kez geride iki çocuk bırakan ama eskiye göre az buçuk daha tecrübeli, daha sakin, daha kendinden emin birine dönüştüm. Şimdilerde ise Riyad’a taşınmamızla çocuklarımla her anın tadını çıkarmanın derdindeyim…

Bu blogu oğullarıma yılların şahitliğini yapsın diye, benim ağzımdan yaşamımızdaki detayları onlara unutmadan aktarabilmek için yazıyorum… 

Ferdinand’tan Öğrendiğim 5 Şey

New York’ta yaşadığımız dönemdi… Büyük oğlumu yeni kucağıma almıştım. Hamileliğim boyunca Columbia Üniversitesi Teachers College’tan dersler alıyordum. Doğumdan sonra da derslere devam ettim. Dersleri kaçırmak istemiyordum. Çünkü dersler öyle öğretici ve zevkli geçiyordu ki her dakikası benim için çok değerliydi.

Normal doğumun hikmeti midir nedir bilmiyorum, annem de yanımızda olduğu için doğumdan 1 hafta sonra anneme süt bırakıp derslere devam edebilmiştim. Zaten okulla evimiz arasında sadece bir sokak vardı. Derse gittiğimde tüm sınıf arkadaşlarım beni tebrik etti. Yine keyifli bir dersti. Ders sonunda ise tam sınıftan çıkarken öğretmenim Maria bana seslenip gelebilir misin anlamında bir bakış ile beni yanına çağırdı. Yanına gittiğimde çantasından bir kitap çıkardı ve bu kitabı oğluma hediye ettiğini, huzur dolu, çiçek koklayan boğa Ferdinand’ın öyküsünü oğlumun da ileride büyüyüp anlayacak yaşa geldiğinde beğeneceğini umduğunu, bu kitabın 1936 yılında yayınlandığını, Amerikan çocuk edebiyatının bir klasiği olarak kabul edildiğini ve yayınlandığından beri de asla baskıdan kaldırılmadığını anlattı. Kitabın içinde kendi el yazısıyla oğluma yazılmış bir not vardı… İçinde birinin kendi el yazısıyla bana hediye edilmiş kitaplar benim için her zaman ayrı bir değer taşır. O gün okuldan eve mutlulukla dönmüştüm. Kitabı o akşam okudum. O an çok da etkilenmedim. Güzel bir hikaye diye düşündüm. Kitap hep değerli oldu benim için ama asıl tam da Maria’nın dediği gibi büyük oğlum büyüyüp kitabı anlayacak yaşa geldiğinde etkiledi kitap beni…

Geçen sene sonuna doğruydu galiba Ferdinand sinemada gösterime girdi. Hep çocukları sinemaya götürmek istedim. Ama istanbul’daki hayat öyle koşturmacalı ki… Hafta sonu programına uymayan saatler, yol, trafik gibi değişkenlerin hepsini bir arada tutturup gidebilmek kısmet olmadı. Bir türlü programımız uymadı ve sinema gösterimden kalktı… Çok üzüldüm kaçırdığımız için. Aslına bakarsanız çocukların çok da derdi değildi de benim için özel bir yeri vardı o kitabın işte ve ben izlemek istiyordum sinemada o filmi… Her neyse olmamıştı işte ve alt tarafı bir filmdi..

Geçen hafta Türkiye’den Riyad’a taşındık. Çocukları yaşadığımız compound’ın içindeki sinemaya götüreyim dedim. Hangi filmin gösterimde olduğuna bile bakmadan gittik sinemaya. Ferdinand’ı görünce gözlerime inanamadım! Eğer bir şey kısmet olacaksa o şeyin ne zaman, nerede ve nasıl kısmet olacağını asla bilemiyor insan ve kısmet olmayacaksa da olmuyor zaten… “Kısmetinde yoksa dayak bile yiyemezsin” sözünü bu yüzden çok severim …

Munro Leaf tarafından yazılan ve Robert Lawson tarafından siyah-beyaz olarak resmedilen “Ferdinand’ın Hikayesi” kendini ringte bulduğunda bile, güreşmek yerine çiçek kokusunu tercih eden bir boğanın hikayesini anlatıyor. Kitap İspanya’da Franco yıllarında pasifist davranışı cesaretlendirdiği için yasaklanmış.  Adolf Hitler kitabın İkinci Dünya Savaşı sırasında yakılmasını emretmiş! Baktığında çocuk kitabı ama ne kadar korkutmuş insanları…

Ama Ferdinand sıradan bir boğa değil. Ferdinand, İspanya’daki en büyük ve en güçlü boğalardan. Her ne kadar sert ve korkutucu görünüyor olsa da, o sadece büyük, kibar ve sakin bir boğa. Matador onun da diğer tüm boğalar gibi dövüşmesini istiyor ama o bununla ilgilenmiyor. Boğa güreşinde en iyi boğa olmak için gerekli fiziksel tüm özelliklere sahip olmasına rağmen, Ferdinand’ın tek ilgilendiği en sevdiği ağacın altında oturmak, takılmak ve çiçekleri koklamak…

Kitaptaki anlatım ile film arasında tabii ki farklar var. Ama genel olarak hikaye böyle…Çocuk filmlerindeki sade ve basit derslere bayılan biri olarak Ferdinand’tan ne öğrendin derseniz?!

  1. İstanbul’da izleyemediğim filmi Riyad’a geldiğimin ilk haftası izlediysem ilk mesaj “Bir şeyi çok isteyince mutlaka oluyor! Dileklerini gönülden dilemeye devam et!” olsun 🙂
  2. Toplumdan baskı aldığında, Ferdinand gibi ol: İnsanların senden beklediği klişelere uymak zorunda değilsin! Toplumun bir boğa olarak ondan beklediklerini yapmıyor Ferdinand…
  3. Kendin için doğru olanı bul: Her zaman uymak ve herkes gibi olmak zorunda değilsin! Kendine dürüst ol ve kendi yolunu bul… Farklı olmak zordur ama kendi yolundur…
  4. İnsanları olduğu gibi kabul et, huylarıyla sev: Ferdinand bir boğa da olsa huyu diğer boğalar gibi değil. Ferdinand’ı şiddetli ve korkunç bir dövüşçü boğaya dönüştürmeye çalıştıkları sürece, başarısız olurlar.
  5. Basit şeylerde mutluluğu bulmak;  Dünyanın en mutlu insanlarının basit şeylerde mutluluğu bulduğuna inanıyorum. Ferdinand gibi ağacın altında oturup mutluluğu çiçekleri koklamakta bulmak yetmeli insana…

Dijital Topuklar Bu Sene Yine Zirvedeydi! #dijitaltopuklar2017

Geçen sene Dijital Topuklar’a gidememiştim. Çünkü Amerika sonrası iş hayatına yeniden başlamış biri olarak henüz keyfi olarak kullanabileceğim yıllık izinlerim yoktu… Ama bu sene… Tabii ki kaçmazdı! Yıllık izin dediğin neydi ki… İllaki de tatil için kullanılmak zorunda değildi ya, ve ben de 1 Kasım için Biletix’de biletler satışa çıktığı gibi hemen adım biletimi…

İçerik o kadar zengin, konuşmacıların her biri o kadar renkli kişilerdi ki burada tüm akışı ve tüm konuşmacıları anlatmam imkansız… Zaten bunu denemeye kalksam da onlara çok büyük haksızlık yapmış olurum. Çünkü eksik kalır…

Ben bu yazıyla o gün beni en çok etkileyen konulara değinerek, Zirve’nin sadece kendime ait #hottopic bölümlerini sizinle paylaşmak istiyorum. Öyle ilham verici hikayeler dinledik ki o gün salonda, eminim benim gibi pek çok kişinin de kendi gündem maddesini oluşturacak bir listesi olmuştur.

İçerik Kraliçedir…

“İçerik Kraliçedir” Dijital Topuklar’daki temalardan ilkiydi… Çok sevdiğim Esra Sert’in moderatörlüğündeki panelde, konuşmacılardan Hthayat.com’ın Yayın Direktörü Damla Çeliktaban Hthayat’da yayınlanan yazılardaki geri bildirimlere dayanarak en çok etkileşim ve yorum alan içeriklerden bazılarını sıraladı. Bunlardan en ilgilimi çekeni herhangi bir konuda söylendiğimiz, şikayet ettiğimiz yazıların çok tuttuğu oldu! Trafikle ilgili delirdiği bir anda yazdığı yazının en çok okunan ve yorum alan yazı olduğundan bahsetti. Oysa kendi adıma, ben bir şeylerden söylenirken yazdığım yazılar için insanlar okurken bunalıcak kesin diye düşürüm hep, meğerse en çok okunan yazılardan biri oluyormuş… Başka bir konu ise hafta hafta hamilelik yazılarıymış… Buna da çok şaşırdım çünkü internette bu konuyla ilgili sonsuz bilgi varken halen en çok ilgi çeken konulardan biri olması çok enteresan geldi bana…

Damla Çeliktaban’ın panel sırasında söylediği bir söze ise tüm kalbimle katlıyorum. “Bakış açısız içerik sossuz bir salata gibidir.” dedi ve ben bu lafa bayıldım! Gerçekten herkes birbirine çok benzer, hatta birbirinin aynı şeyleri yaşadığı halde sadece birileri öne çıkıyorsa bu da o kişilerin olaylara herkesten farklı bir prespektiften bakabilmeyi yakalamasından geçiyor bence de… Aynı @hihieved Hande Birsay’ın paylaşımları gibi… İşte “paylaşılası içerik” tam da bu oluyor… Panel sırasında Hande Birsay’ın olaylara farklı bakış açısı sadece annelik klişelerini yıkmakla kalmadı bizi de gülmekten yerlere yatırdı 🙂 Yeni kitabı ve pozitif ışığı ile yolu açık olsun,  onun hiciv aynasıyla hepimiz anneliğimizin kör noktalarını aydınlatıyoruz…

#beniseviyorum

Bu bölüm sadece 10 dakikalık bir atölye idi… Daha önce de bir seminerine katılma şansı bulduğum Uzman Psikolog Nilüfer Devecigil’ in içimize dokunduğu 10 dakikalık konuşması beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi… Amerika’daki öğrencilik yıllarında kendini sevmek konusuyla ilgili ödevini hazırlaması ile ilgili bir anısını anlattı bize Nilüfer Devecigil. Bu sırada dediği bir cümle kalbime çok dokundu. Teslim ettiği ödevi öğretmeni tekrar değerlendirmesi için ona geri verince kendi kendine “bir kendini sevme işini bile beceremedin” demiş göz yaşları içinde… Bu cümle hayatı sorgulatır insana bence… Konuşma sırasında bir ara Nilüfer Hanım tüm katılımcılardan gözlerini kapatarak bir ellerini kalplerine götürmelerini istedi. Hepimiz gözlerimizi kapadık ve dış etkenlerden kendimizi soyutlayarak belki de hiç farkında olmadığımız ama ihtiyacımız olan iç şefkati o bir kaç dakika içinde kendimize vermenin ne demek olduğunu anlamaya çalıştık. Kendini sevmek için en önce yapmamız gereken şeyin kendimize karşı tutumumuz olduğunu anladım o 10 dakikalık konuşmada… Kendine karşı “özşefkat” tutumu…

Paylaştıklarından Sorumlusun!

Hepimiz sosyal medyada paylaştıklarımızdan sorumluyuz elbette… Buna en güzel örneğini www.bizevdeyokuz.com blogunun yazarı Duygu Şar başlarına gelen bir olayı anlatarak verdi. Duygu Şar simitçi Metin’in Ferrari’ye binme hayalini gerçekleştirmek için uğraştıkları hikayesini anlatırken Youtube’ta yayınlanan Metin’in Ferrarideki sevinçli hallerinin olduğu videonun başka yerlerde de yayınlanarak altına yazılan kötü yorumlarla nasıl mücadele ettiklerini ve canlarının nasıl sıkıldığını, Metin’in yaşadığı üzüntüye sebep olmalarının verdiği can sıkıcı durumdan bahsetti.

İnsanların nasıl sosyal medya fenomeni olduğu konusu konuşulurken moderatör gazeteci Özlem Gürses’in “fenomen” ve “influencer” arasındaki ayrımı yaptığı açıklamaya ise bayıldım. Özlem Gürses “fenomen” in daha çok şöhret olma kaygısıyla öne çıktığını “influencer”ın ise bu kaygıdan uzak biraz daha liderlik eder bir tarzı olduğu yönünde çok güzel bir açıklama yaptı. Keşke söylediklerini onun cümleleriyle daha uzun not alsaymışım.

#YazanKızlarKardeştir

İclal Aydın’ı hep çok seven biri olarak konuşmasını nefes almadan dinledim diyebilirim. İclal Aydın kendisi ile ilgili herkese göre farklı olan kimliğinden bahsederek başladı konuşmasına. Çünkü o kimine göre yazar, kimine göre televizyoncu, kimine göre aktrist, kimine göre ise bir “ünlü” idi… Kendi hayatındaki kesitlerden pek çok hikayeyi anlatırken anlattıklarını birbirine öyle ustalıkla bağladı ki yakın bir kız arkadaşımı dinliyormuş gibi dinledim onu…. Bir “ünlü” olarak sosyal medyadaki varlığının değişim hikayesini ve bu değişimin içerisinde oluşturduğu dijital kız kardeşlik bağlarından bahsetti…

Girişimci Dijital Kadınların Yol Haritası

Benim için zirvenin kesinlikle en ilham verici hikayelerden biri hiç şüphe yok ki www.armut.com’un yaratıcısı Başak Taşpınar’ın hikayesiydi… New York’ta yaşarlarken eşine gelen güzel bir iş teklifi ile Türkiye’ye dönüş yapıyorlar. Döndükleri zaman eve yerleşme sırasında boyacı arama, usta bulma vs. gibi konularda yaşadığı sıkıntılar sırasında bu işlerin daha kolay olabileceği fikri yani Armut’un temelleri orada doğuyor. Ama bu sırada kurumsal bir yerde çalışmaya başladığı için bu planını hayata geçirmeyi erteliyor. Asıl hikaye ise bir gece oğlunun rahatsızlanıp onu hastaneye götürmeleri ile başlıyor. Hastanedeyken kendi kendine “Ben ne yapıyorum” diye sorguladığını söylüyor. “Hayat çok kısaydı ve hayallerimin peşinden gitmiyordum.” diye düşünmüş… Ertesi gün ise istifasını vererek taşınma esnasında oluşan fikir üzerinde çalışmaya başlamış ve bugün www.armut.com yaklaşık 80 çalışanıyla 5 ayrı ülkede lansmanını yapalan büyük site… Bence gerçek bir başarı hikayesi!

Dove Özgüven Projesi ve Beden Olumlama Hareketi

Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu panelin moderatörü Ayşe Arman’dı ve ben hayatımda ilk defa Ayşe Arman’ı canlı olarak dinleme ve görme fırsatı yakaladım. Ama sorun peki Ayşe Arman’la fotoğraf çektirebildim mi? Tabiiki hayır! Yerimize oturmuş panelin başlamasını beklerken sahnenin yanındaki kalabalık dikkatimi çekip bakınca anladım ki herkes bu çok güzel ve gösterişli kadınla fotoğraf çektiriyordu ve panelin başlamasına sadece 5 dakika kalmıştı… Yani çok geçti…  Oturduğum yerden çıkmam zaten 5 dakika alırdı… Yanımdaki arkadaşıma dedim ki “Esra ne yapıp ne edip Ayşe Arman’la bir fotoğraf çektirmek istiyorum ben!” ama yok panel sonrasında etrafta göremedik onu… Neyse bir dahaki sefere bahane olur işte değil mi 🙂

Ayşe Arman lise yıllarımdan beri takip ettiğim, hatta çok beğendiğim yazılarını kesip bir deftere yapıştırarak sakladığım, cesaretine hayran kaldığım bir kadın. Gerçekten de farklı bir tarzı var. Öncelikle çok rahat, sanki böyle hiçbir şeye kasmıyor, hiçbir kaygısı yok. Neyse bayılıyorum yani kendisine yeterince anlaşıldı bu kısım herhalde 🙂 Ayşe Arman’ın Beden Olumlama Hareketi’nin kurucusu Aybala Arslantürk ile yaptığı söyleşi oldukça ilgili çekiciydi. Aybala Arslantürk daha lise zamanlarında burnuyla ilgili kendisine yapılan “beden aşağılaması” ile başlayan ve yetişkinlik zamanlarında yaşadığı bir depresyon sonrasu aldığı 25 kilo ile devam ettiği hikayesini tüm samimiyeti ve sadeliğiyle aktardı bizlere… Bence gerçekten bütün salonu etkiledi. En azından ben kendi adıma gerçekten etkilendim onun hikayesinden… 1.75cm. boyunda biri olarak orta okul, lise yıllarımdan beri sürekli boyum hakkında yapılan konuşmalar geldi aklıma, ya da bu yönde takılan lakaplar… Aybala’yı dinlemeden önce bunları hiç “beden aşağılaması” olarak adlandırmayı düşünmezdim… Aybala Arslantürk başkalarının bedenleri ile ilgili yorum yapmamak ve sana yapıldığında ise buna izin vermemek hakkında konuştu. “Beden kabulü, beden nötrlüğü ve özkabul” kavramlarını da o gün belki hayatımda ilk defa duydum ya da ilk defa dikkatimi çeken kavramlar oldu. Beden Olumlama Hareketi ile kadınların bedenleri üzerine söylenen sözlerin tamamını reddediyor.

Z Kuşağına Hitap Etmenin İncelikleri

Benim merakla beklediğim başlıklardan biriydi bu… Özellikle Elif Instagram’dan Tülin Kozikoğlu’nun da katılacağını duyurduğu andan itibaren sabırsızlıkla bekliyordum bunu… Çünkü kendisinin kitaplarını sadece çocuklar değil ben de keyifle okuyorum… Ayrıca karikatürist Erdil Yaşaroğlu’nun tatlı sohbeti ile Fide Okulları’nın kurucusu Ali Koç’un samimi halleri birleşince belki de en çok güldüğümüz, güldürürken de düşündüren, neşeli panel bu panel oldu.

Dijital dünyada çocukların da katılım hakkı olduğundan bahsedilirken yasaklamak yerine yönlendirmemiz gerektiğine değinildi. Hatta Bilgi Üniversite’si Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Esra Ercan Bilgiç çocukların tablette oynadıkları oyunları anne babalarıyla birlikte oynamalarının yasaklamaktan daha pozitif bir etki yaptığına değindi. Bu benim için imkansız bir şey çünkü öncelikli olarak ben o oyunlardan hiç keyif almıyorum. Kimse benden bunu beklemesin valla… Diğer yandan Ali Koç’un dediği gibi aklımızda yetmiyor ki bizim onların oynadığı oyunlara…

Tulin Kozikoğlu aslında önce Zirve’ye katılmak istemediğini, bir çekince yaşadığını ve sonra kendi kendine bu çekingenliğin altında yatan nedeni sorgulamaya başladığında nedeninin seyircilerin elleride bulundurdukları, parmaklarının ucundaki sosyal medya gücü olduğunu fark ettiğinden bahsetti. Çünkü sosyal medya ile o gün sadece o Zirve’de bulunan kişiler değil tüm Türkiye burada kendisi hakkımda yapılan olumsuz bir yorumu da görüyor olacak diye tedirgin olmuş. Buradan da çocukların üzerindeki “dijital baskı”ya değindi ki bu bakış açısı bana oğlumu düşündürerek oldukça dokundu. Kendi çocukluk yıllarında bir şeyi yanlış yaptıklarında bunun sadece öğretmen, veli ve çocuk arasında kaldığını ama şimdiki zamanda çocukların başına gelen herhangi bir olayın ya da yaptıkları bir hatanın bir anda veli whats app grupları, sosyal medya gibi mecralar ile herkese yansıyabileceğini ve herkesin öğrenip duyma olasılığının yüksek olduğuna değindi. Bu benim daha önce hiç düşünmediğim bir konuydu. Gerçekten “mahalle baskısı” dediğimiz şey dijital hayatla birlikte ucsuz bucaksız bir “dijital” baskıya dönüşmekte belki de…

Koskoca dopdolu bir günden kendime aldığım notların özeti böyle diyebiliriz.  Arada müzik dinletileri, Bilgi Üniversitesi öğrencileri ile yapılan sokak röportajları da oldukça göz dolduruyordu.

Dijital Topuklar bana o gün kendimi özgür hissettirdi… İçim umut doldu… Başarılı ve güçlü kadınlar görmek ilham verdi… 3 güçlü kadının neler yaptığına şahit olmak da ayrı bir tecrübeydi…

Bu arada daha önce yüzyüze tanışma şansı bulamadığım ama Instagram sayesinde tanışık olduğum pek çok kişiyle de yüzyüze tanışma şansı yakaladım. Ayrıca çok severek takip ettiğim blogger annelere gittim sarıldım 🙂 Tesadüfen o gün orada olan arkadaşlarımla karşılaştım, çok mutlu oldum. Yakın arkadaşım Esra’nın son dakika bilet alıp benimle etkinliğe gemesi ise zaten kendi başına bir bonustu!

Akşam eve gittiğimde ben bile yorgundum… Sonra Elif ve Peri’yi düşündüm… Kimbilir şu an nasıl tatlı bir yorgunluk yaşıyorlardır diye geçirdim içimden… Her ikisinin de emeklerine sağlık… Bize böyle bir şans sundukları, bu kadar keyifli ve zengin bir gün yaşattıkları için tüm Dijital Topuklar ekibine sonsuz teşekkürler….

Seneye 1 Kasım’da yine gelecek ben…

#dijitaltopuklar

Bu 19 Mayıs’ta Siz de Gençlere Umut Olun!

Yıl 2003, aylardan Aralık ayı… Yaş 25, daha bir kaç gün önce evlenmişiz… Aralık ortasında evlendiğimiz için lapa lapa karlar yağmış düğünümüzde… Biz o kadar mutluyuz, o kadar genciz ki hiçbir şey umurumuzda değil… Ben daha 6 ay önce İngiltere’den Türkiye’ye geri dönmüşüm. Devrim ise Türk Eğitim Vakfı (TEV) ile Alman Akademik Değişim (DAAD) servisinin müşterek olarak verdiği master bursuna hak kazanalı bir sene olmuş, Almanya’da yüksek lisans yapıyor ve bir senesi daha var… Hemen düğünün ertesi günü kimlik, pasaport ne varsa değiştirip yeni soyadımla Almanya oturum vizesi için başvurmuşuz… Devrim’in okulu Noel tatilinde, ve bir kaç gün sonra okulu açılacağı için hemen Almanya’ya dönmek istiyoruz… TEV verdiği öğrenim bursu ile Devrim’in hayallerine ve onun vesilesi ile benim de artık dahil olduğum bir geleceğe umut olmuş…

TEV’in 19 Mayıs için hazırlanan “Büyüklere Hitabe” videosunu seyrederken bir yandan da aklımdan bunlar geçiyordu… Bu sebeptendir ki hem TEV ile hem de Almanya ile ayrı bir gönül bağım vardır benim… Videoyu izlerken 14 yıl önceye gittim. Türkiye’nin en köklü vakıflarından olan TEV aynı hazırlanan klipte dediği gibi Türkiye’nin geleceği olan gençlerin hayallerine, umutlarına ve eğitimine sahip çıkma yolculuğunda hep onların yanında yer alıyor ve alacak… İnsana ve eğitime yapılan yatırımın en büyük yatırım olduğunun, bir ülkenin geleceğinin yarınının gençleri olduğunun bilincinde olan kurum merhum Vehbi Koç’un önderliğinde eğitime gönül vermis 205 hayırsever tarafından kurulmuş. TEV’in tek kaynağı bağışlar. Ülkemize karşı hepimizin sorumluluğu var. Bu dünyayı daha iyi bir yere ancak eğitimin getireceğine inanıyorum. İnsanlığa katkı sağlayacak gençler de güçlü bir eğitim sisteminden geçiyor.

Bugün 19 Mayıs, bu anlamlı günde ve TEV 50. yılını kutlarken haydi biz de küçük de olsa Türk Eğitim Vakfı’na destek olalım! Evimizde oturduğumuz yerden belki asla ulaşamayacağımız birinin hayallerine kavuşmasına katkımız olabilir… Sadece cep telefonunuzu elinize alıp TEV yazıp, 6717’ye göndererek TEV’e 10 TL. bağışta bulanarak destek olabilirsiniz.

Unutmayın hayatınızda neye yatırım yapacağınız hayatınızı değiştirir ve eğitime yapılan yatırım geleceğe dönüşür… #umutegitimde

Psikolog Nilüfer Devecigil Rehberliğinde Bağlanma Yapılarımız- Seminer Notlarım-

Bundan bir kaç hafta önceydi… Nilüfer Devecigil’in “Işığın Yolu” kitabını yeni bitirmiş, kitapta sözü geçen bağlanma çeşitleriyle ilgili youtube’tan bulduğum videoları izleyerek konuyu daha da bir anlamaya çalışıyordum. Sonra geçtiğimiz hafta Instragram’da AnneSIRLARI Gülderen Murteza’nın sayfasında HT Hayat tarafından düzenlenen Nilüfer Devecigil’in seminerine Annesirlari’nın davetlisi olarak katılmak için olan post’u gördüm.  Hafta içi 8 -5 arası çalışan biri olarak seminerin hafta içi sabah 11:30’da başladığını görmek biraz moralimi bozsa da “aman nasıl olsa bana çıkmaz” düşüncesiyle çekilişe katıldım ve BİNGOO! Bana çıktı!!!! Acayip mutlu oldum tabii ve iş yerinden yıllık iznimi kullanarak bu seminere katıldım. Seminer 11 Mayıs Perşembe günüydü ama iş güç derken seminer notlarımı derlemek 1 haftamı aldı…

Nilüfer Devecigil’i HT Hayat’taki Doğal Ebeveynlik yazılarından takip ediyordum ama ilk defa bir seminerine katılma şansını yakaladım. Seminerden önce kitabını okumuş olmak, seminerde konuşulan pek çok şeyi kafamda daha da anlaşılır kıldı.

“Işığın Yolu” kitabı bir bağlanma hikayesi… Kitaptaki ana karakter Ayşenur kendisinin karakteri olduğunu sandığı, değişmez olarak düşündüğü özelliklerin aslında onun annesiyle bağlanma şeklinden kaynaklı olduğunu eşi Michael ile ilişkileri sırasında anlıyor. Kızları Işık’ın doğumuyla birlikte ise başka bir yolculuk başlıyor onun için… Kızıyla olan ilişkisinde geçmişten anlam çıkararak kendisini çözmeye çalışırken kendi annesiyle bağlanma şekli ona bu yolculukta ışık oluyor… Geriye dönüp annesini yargılamadan, ilişkilerini olduğu gibi kabullenerek görmeye başladığı anda geçmişin yaralarını da sarmaya başlıyor aslında… Bu farkındalık ona annesiyle, kızıyla, eşiyle ilişkisini yine ilişki içinde kalarak iyileştirmeyi öğretiyor…

Bebeklikteki Davranış Stratejim-> Yetişkin İlişki Stratejim

  • Notlarımı seminerin birebir özetinden ziyade seminerden bana kalanlar şeklinde paylaşmak istiyorum. Bu sebeple de aktarmaya tersten başlayacağım. Çünkü Nilüfer Devecigil’in de dediği gibi “geçmişten anlam çıkarttıkça bugünü değiştirebiliyorum”.  Her şeyin çıkış noktası bizim kendi ebeveynlerimizle olan ilişkimizde yatıyor. Yani çocuğumuzla bizim nasıl bağlandığımızı anlamak için aslında ilk önce bizim kendi anne-babamızla nasıl bağlandığımızı anlamamız gerekiyor…
  • Buradan hareketle çocuğun davranışları aslında buzdağının görünen yüzü ve biz çocukları bu görünen yüze bakarak yargılıyoruz. Davranış görünen kısım, görünmeyen ve davranışı değiştirmek için asıl uğraşmamız gereken kısım ise bağlantılarımız… Bu bağlantıların yapı taşı teorik anlatımıyla hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallar yani nörotransmitterler. Sinir sistemindeki sinyaller bu kimyasal taşıyıcılar yardımıyla iletiliyor.
  • Bu kimyasallar taa hamilelik döneminde çocuğun gelişimi için söz sahibi olmaya başlıyor… Eğer anne hamilelik sürecinde stresli bir dönem geçirdiyse, mesela bir yakınını kaybettiyse bebeğin kortizol seviyesi yüksek oluyor ve bu beyinde olumsuz etki yapıyor. Oyun terapisinin duayeni Byron Norton sezaryenin doğumun da bir travma olabileceğini söylüyor. Annenin sezaryene girerken neler hissettiği, nasıl bir stres yaşadığı önemli… Anne karnında yaşanan stres, doğumda yaşanan sorunlar ve bazen mecbur kalınan tıbbi müdahaleler, prematüre doğan çocuklardaki hastane dönemi sinir sistemi üzerine olumsuz etki edip bebeğin strese dair nörotransmitterlerini yukarı çekebiliyor.
  • Bu noktada Nilüfer Devecigil serotonin azlığı ve çokluğunun %80 oranında ebeveyn- çocuk ilişkisine bağlı olduğundan bahsetti. Serotonin insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitter. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülüyor. Çocuğun kortizol seviyesi yüksekse çocuk düştüğü zaman acıyı hissetmez. Ve kortizol seviyesi yüksek olan çocukta davranış sorunu yaşarız. Çocuğun kortizol seviyesini makul seviyede tutmak onun kendini güvende hissetmesini ve beynin sağlıklı çalışması için önemli.
  • İhlal edilen çocuğa verilen mesaj “seni sevmiyorum”, ihmal edilen çocuğa verilen mesajsa “sen yoksun”. İhmalin yarattığı travmanın etkisi çok büyük!  Nilüfer Hanım “ihlal” ve “ihmal” kavramlarını kitabında şöyle açıklamış; “Çocuğa fiziksel ya da psikolojik olarak kötü davranılması, istismar edilmesi ihlaldir. İhmal ise çocuğa bakmakla yükümlü kimsenin, çocuğun gelişimi için gerekli duygusal ihtiyaçları karşılamaması ya da bu ihtiyaçları dikkate almamasıdır.”
  • Sanırım konuşulanlar hepimizin yüzünde endişe ve kaygı yarattı ki Nilüfer Hanım “İyi haber var!” deyip buraya kadar konuşulanların bir kader olmadığından bahsetti. Hiç kimse kaderinin, genlerinin ya da geçmişte yaşanılanların kurbanı değil! Hepimiz ilişki içerisinde “evet”lerin verilmesi ile öz değerde değişim sağlayabiliriz. İlişkinin içerisinde göz teması, dokunma, ses tonu, şefkat gibi kanallarla verilen “seninle olmaktan mutluyum” mesajı seratonini arttırılarak iyileşmeyi sağlar. Aynı şekilde beyinde salgılanan ve sakinleştirici serotonin gibi “mutluluk hormonu” olarak anılan dopamin sinir hücreleri arasında iletişimi sağlıyor ve beyin fonksiyonu direkt olarak etkiliyor. Dopamin seviyesi düştüğünde zihinsel fonksiyonlarda sorunlar oluşuyor. Mesela dopamin azlığında titreme, Parkinson hastalığı baş gösterirken fazlası şizofreni, hiperaktiviteye neden olabiliyor. Bu anlamda benim çocuğuma verdiğim ilgi, şefkat, dokunma, ilişki şeklim çocuğun beyin yapısını direkt olarak değiştiriyor…

Bağlanma Döngüsü

Bağlanma süreci bir döngü. Bu döngü ilk etapta bir ihtiyaç ile başlıyor (acıkma, üşüme, sıkılma, korkma vs.). Bebek bu ihtiyacı dışa vurmak için ses çıkarıyor (ağlama, huysuzlanma vs.). Bebeğin ihtiyacı karşılanırsa rahatlama sağlanıyor. İlk iki yıl boyunca yüz binlerce kez bebeğimizi kucağımıza alıp regüle ediyoruz, dokunuyoruz, severek, rahatlatıyoruz…. Bu döngü çok uzun bir zaman… Bu döngü sağlıklı olduğunda bebekte güvenli bağlanma sağlanıyor.

Bebek ihtiyacını ses ile dile getiriyor. İhtiyaç karşılanmazsa bebekte sempatikler devreye giriyor. Sempatik aktive olduğunda kalp atışı artıyor ve sistem yavaşlamaya başlıyor. Tersine regüle etmek yani rahatlatmak için parasempatik devreye giriyor. Çünkü bebeğin öz-regülasyon sistemi henüz yok. İhtiyaçlar karşılanmadığında bebeğe giden mesaj “sesimin ebeveyn için anlamı yok. Hayatta kalma mekanizmam= Agresyon ve manipülasyon”

İhtiyaçlar Karşılanmadığında Ne Oluyor?

İhtiyaçlar karşılanmadığında;

  • 2-3 yaş arasında davranış regülasyon sorunları
  • 4-6 yaş arasında dikkat/hiperaktivite sorunları
  • 8-10 yaş arasında depresyon, anksiyete
  • 12 yaş üzerinde bipolar bozukluk denilen maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler ortaya çıkabiliyor…

İhtiyaçları Nasıl Karşılayacağız?

Çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için öncelikle çocukla ilişki içerisinde kalarak “ne yemiyor, hangi aktivitelere reaksiyon gösteriyor, öpünce siliyor, kendini arkaya atıyor, korkuyorum diyor, sarılınca geri çekiyor” gibi duygu ve hareketlerini gözlemleyeceğiz. Çocuğumuzla ilişkide kalarak gerçek anlamda çocuğumuzla sadece o anı yaşayarak (mindfulness), sesimizin tonu, şefkat , dokunma ve sevgi ile kalmamız gerekiyor. İlişkide iyileşme en iyisi. İlişki bir alış-veriş durumu. Çocukla olan ilişkide özellikle ilk yıllar hep veriyoruz. Nilüfer Hanım seminer sırasında bir kaç kez “bir çocuk yetiştirmek için bir köy gerekir.” sözünü tekrar etti. Bu anlamda çocuğun ihtiyaçlarının sadece ebeveynler tarafından değil, onun etrafındaki aile büyükleri, bakıcı gibi diğer ilişkide olduğu kişiler tarafından sağlanması da önemli…

  1. Yılın işi -> Güven
  2. Yılın işi -> Sen benimsin, ben seninim.
  3. Yılın işi -> Gözlerinde şefkati görmek istiyorum.
  4. Yılın işi-> Aynı mıyız? Annem gibi, babam gibi olmak istiyorum.
  5. Yılın işi-> Aynı mıyız? Sana kalbimi verdim.
  6. Yılın işi-> Sırlarımı da sana veriyorum.

Çocukla ebeveyn arasındaki güvenli bağlanmanın temelinde bebeğin/çocuğun ihtiyacını şefkat ve sevgi ile karşılanmak yatıyor. Hani derler ya “ağlar ağlar susar” diye aslında “ağlar ağlar sinyal vermeyi bırakır, alışmaz”. Çocuğun sinyal vermeyi bırakması ilişkilerdeki kopukluğa giden yol demek oluyor…

  • İlk yılın işi GÜVEN duygusunu sağlamak. Güven + Emniyet = ÖZ GÜVEN
  • Çocuk güvenmeden kontrolü bırakmıyor, ve kendisinin değerli olduğunu fark ettikçe öz güven oluşuyor.
  • Bebekliğin ilk yıllarında regülasyon sistemi sadece anne babadan öğreniliyor. Bu yüzden de ilk yıllarda bebek her ağladığında onu kucağa alıp rahatlatmak oldukça önemli. Bebeklerin ilk 10-11 ay öz-regülasyon kapasiteleri yok, ebeveynden ödünç alıyorlar. Dokunuşlar beynin kimyasına destek oluyor.
  • İlk yıl bebeğimize güven duygusunu verebilmek için bebeğimizin sinyallerini iyi okuyabilmek gerekiyor. Aslında bu her yaş döneminde böyle… Aynı bir dedektif gibi çocuğumuzu gözlemlemeye başladığımızda onun sinyallerini daha iyi okumaya başlıyoruz.

Bebek Bağlanması ve Bağlanma Stilleri…

Bowlby’nin “Duygusal Bağlanma Kuramı”nı anlayabilmemiz için Nilüfer Hanım bize konuyla ilgili yapılan deney videolarını izletti ve sonra üzerine konuştuk.  Videolarda temelde olan olay şuydu;  11-17 aylık bir çocuk 15-20 dakika boyunca oyun odasında annesiyle (ya da ona bakımını veren kişiyle) gözleniyordu. Bu süreçte önce anne ve çocuk odada yalnız bırakılıyordu. Çocuk odayı keşfederken anne ona katılmıyordu. Bazı videolarda önce anne odadan çıkıp çocuğun davranışlarının gözlemlendiği gibi bazı videolarda da çocuk anne ile odadayken yabancı biri odaya giriyor, anneyle selamlaşıyor ve çocuğa yaklaşıyordu.

Temeldeki konu ilk ayrılık sonrası çocuğun anne ile yeniden birleşme anındaki  hal ve tavırları… Odada yaşanan durumlara (yabancının varlığı, annenin yokluğu..vb.) çocuğun verdiği tepkilere istinaden çocuğun bağlanma şekli ortaya çıkıyor. Buna göre;

  1. Güvenli Bağlanma:

Çocuğun kendini emniyette hissettiği kişi (annesi, bakıcısı) odadan çıkınca çocuk ağlar. Ağlaması sağlıklı ve normal… Annesi odadayken oyuncaklarla oynayan çocuk annesi odadan çıkınca oyuncaklarıyla oynamayı bırakır. Çünkü kendini güvende hissetmemekte. Çok kısa bir süre sonra anne odaya döner. Kavuşma anında çocuğun hareketleri önemli.  Anneden yere çizilen işaretli noktaya kadar yürümesi ve beklemesi istenir. Anne odaya girer ve işaretli yere kadar yürür, orada bekler. Çocuk anneyi görünce kollarına açarak (kollarını açarak gelmesi önemli) ona yürür ve annenin kucağına gider. Annesinin kucağında rahatlar, sakinleşir. Bir süre sonra yine oyununa devam edebilir. Bu şekilde bağlanmış çocuğun mesajları; “ İnsanlar güvenilir. Yetişkinler ihtiyaçlarımı karşılar.” Şeklindedir. Sağlıklı bilişsel, sosyal ve davranışsal gelişim içerisindedirler.

Bebeklikte güvenli bağlanmış kişilerin yetişkin dönemlerinde ilişkilerine taşıyacağı 4 temel özellik ise;

  • Şefkat ve ilgi (bakım) vermeyi bilmek
  • Şefkat ve ilgi (bakım) almayı bilmek
  • Hem yalnız hem birlikte olabilmek. Yalnız olduğunda ve ilişki halindeyken de hayattan keyif alabilmeyi bilmek.
  • İhtiyaçlarını müzakere edebilmek

Güvenli bağlanma biçimine sahip bireyler mutlu ve öz güven sahibi olma eğilimindeler, olumlu benlik algısına sahipler. Başkalarına rahatlıkla güvenebilir, yakınlık kurabilir ve özerk olabilirler. Bu kişiler iyimserler. Bakım veren kişilerce ihtiyaçları zamanında karşılanmış ve ilgi ve şefkat görmüş oldukları için yetişkinlikte de terk edilme korkusu ve kıskançlık tepkileri düşüktür.

2. Kaçınmalı Bağlanma:

Çocuk yine kendini emniyette hissettiği kişiyle odadadır. Oyuncaklarla oynar. Anne odadan çıkınca çocuk ağlamaz, oyuncaklarla oynamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında çocuk gayet iyi görünmektedir. Toplumda böyle çocuklar gördüğümüzde “ne kadar bağımsız, öz güvenli” çocuk diye düşünürüz. Ama aslında bu gerçek bir bağımsızlık değil. Çocuk ihtiyaçları karşılanmadığı için sinyal vermeyi bırakmıştır. Bu deney sonrasında kaçınmalı bağlanmalı çocukların kortizol seviyelerinin çok yüksek olduğu tespit edilmiş.

Bu bağlanma stilinde olan kişiler yetişkin olduklarında ilişkilerinde güvenemiyorlar, duygularını ifade etmekten kaçıyorlar.  Duygusal olarak kapalılar. Çocukluğunun detaylarını, ilişkilerini hatırlamıyorlar. Fiziksel yakınlıktan haz etmiyorlar. Onlar için eşyalar insanlardan daha güvenli. Duygusal bağlanma gerektirmeyen her konuda çok başarılar. Ama derin duygusal bağlantı kuramıyorlar. Bakım veren kişilerce fiziksel ihtiyaçları karşılanmasına rağmen duygusal iletişimden yoksun davranışlara maruz kalmış çocuklar olduklarından “annenle ilişkin nasıldı?” sorusunda annesiyle duygusal ilişkiden bahsetmek yerine annesinin yaptıklarını anlatır.

Nilüfer Hanım bu noktada tekrar insanların kişilik özelliği, karakteri olarak bildiğimiz şeylerin aslında yaşamın ilk yıllarında oluşturduğumuz bağlanmalarımızla ilgili olduğunu ve bunlara müdahale ederek onların hayatımızda yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmanın mümkün olduğunu belirtti.

3. Kaygılı Bağlanma:

Deney ortamına geri dönecek olursak. Çocuk yine kendisini emniyette hissettiği kişiyle odadadır. Oyuncaklarla oynar. Anne odadan çıkınca çocuk ağlar ama anne gelince de bir türlü rahatlayamaz. Annesinin yüzüne bakmadığı, kafasını diğer yöne çevirdiği olabilir. Bedel diliyle rahatlayamadığını görebiliriz. Kaygılı bağlanmada anne bebeğin ihtiyaçlarına her zaman aynı tutarlılıkta cevap veremediyse, anne bazen var, bazen yoksa çocuk anneden emin olamadığı için ondan uzaklaşamıyor. Çocuğun yanında fiziksel olarak bulunmak yetmiyor. “Ebeveyn bebeğini ‘onu ağlatmayacağım’ diyerek kucağına alır ama kafası kendi stresiyle dolu olduğu için o ana uyumlanamaması bu duruma örnek verilebilir.”

Böyle bağlanmış çocukların annelerinden genelde şunu duyarız;  “Tuvalete bile gidemiyorum.” Kaygılı bağlanma ilişkiyi bağımlı hale getiriyor. Burada Nilüfer Hanım kumar makinesi örneğini verdi. Aynı kumar makinelerinde kişinin ne zaman para çıkacağını bilmediğiniz için makinenin başından kalkamayıp bağımlı hale gelmesi gibi. Ebeveyne karşı kızgınlık/içerleme hissederler. Kontrolcüdür. Çocuğa ben buradayım mesajı verip ilk yılların güveni kazanılmalı.

4. Karmaşık Bağlanma:

Ebeveynin korkutucu, devamlı kaotik olduğu durumlarda ortaya çıkan bağlanma tarzı. Çocuğun rahatlama figürü aynı zamanda korkutucu. Bu sebeple çocuğun bağlanma sistemi ebeveyne git derken aynı zamanda bir yandan da korktuğu için ondan uzak dur diyor. Çocukla ilişkide içimiz dışımız paralel olmalı, çocuk karmaşa yaşamamalı. Bu iki sistemin çelişmesi çocukta boş gözlerle bakma, kendi kendine sallanma, anlaşılmayan düşmeler olabiliyor. Karmaşık Bağlanma yaşayan çocuk ileride ilişkileri güvenilmez hissedeceği gibi stres anınında bedenini hissetmeme, kopma halleri gibi zihin sağlığı sorunları yaşayabilir.

Çocuklarımızla Oynayabileceğimiz Bağlanma Oyunları

Öncelikle aşağıdaki oyunlardan “Yanak Şişirme”,“Tost Oyunu” ve “Uçak” oyunu kendi çocuklarımla bebekliklerinden itibaren sıklıkla oynadığım oyunlardı.  Ama bunun çocukla bağlanmayı güçlendiren self regülasyonu sağlayan oyunlar olduğunu bilmiyordum. Bilmeden çocuklarıma güzel bir şeyler yapmışım meğer…  Sıradan yaptığın bir şeyin bu işin ehli biri tarafından tavsiye edilmesinin garip mutluluğunu yaşadım o gün…

“Yanak Şişirme” ve “Uçak Oyununu” annem bizimle oynardı. Bu sebeple ben de çocuklarımla oynarım. “Tost Oyunu”nu ise tamamen kendi icadım bir oyun olduğunu düşünüyordum taa ki “Işığın Yolu” kitabını okuyana kadar… 🙂 Büyük oğlum 1 yaşını geçerken onu iki minik yastığın arasına koyar “Oh işte benim Doruk Burger’ım çok lezzetli” derdim o da çok güler, eğlenirdi. Küçük oğlum da bayılıyor bu oyunlara. Nilüfer Hanım’ın bahsettiği oyunları aşağıya sıralıyorum;

  • Check Etme Oyunu: Çocuk okuldan gelince “Dur bakayım hala gözlerin mavi mi?” deyip çocuğun gözlerine bakıp “Evet tam da sabah bıraktığım gibi, harika” deyip sonra burnuna dokunup “Burnun da yerinde mi bakayım?” “ Peki ya parmaklar?” gibi göz ve tensel temasla çocukla ilişki içerisinde olma oyunu.
  • Yanak Şişirme Oyunu: Ebeveyn yanaklarını şişiriyor, çocuk da yanaklara bastırıp patlatmaya çalışıyor.
  • Uçak Oyunu: Anne sırt üstü yere yatar, çocuk annenin ayaklarına göbeğini dayar, el ele tutarlar anne çocuğu havaya kaldırır.
  • Masaj Oyunu: Nilüfer Hanım bu oyunu dağa tırmanır gibi parmaklarınızla sırtına masaj yapabilirsiniz diye anlattı. Bu oyunun benzerini ben “Ormanda Yürüyen Çocuğun Hikayesi” diye uydurup yapıyordum. Oğlumun kolunun üzerinde parmaklarımla adım yapıp yürüyen bir çocuk gibi gezinip “Çocuğun biri bir gün ormanda dolaşıyormuş, sonra karşısına bir yılan çıkmış” deyip parmağımla kolunda yumuşak hareketlerle “S” harfi çizerim. Ben bu hareketleri yaparken o güler ve hikayedeki hayvanlar da sürekli değişir; o anki duruma göre tavşansa parmağımla kolunda zıplama, filse elimle koluna biraz ağırlık verme gibi masaj tarzı dokunuşlarla oynarız. Bu oyundan hala çok zevk alıp gülerler. Meğersem bu onların self regülasyonu için ne kadar önemliymiş..
  • Sakız çiğnemek: Benim çocuklara çok verdiğim bir şey değildi sakız ama kriz anları için iyi bir rahatlama aracı.
  • Balon Şişirmek: Nefesi uzun süreli olarak kullanma aktivitesi olduğu için yine çok rahatlatırmış.
  • Genelde babalarla oynanan boğuşma oyunları. Çak bir beşlik gibi el ele temasın olduğu oyunlar. Saçı yüzünden hafifçe çekmek, omza dokunmak gibi içsel hareketler de regülasyonu sağlıyor.

Seminer notlarımı Nilüfer Hanım’ın son slaytlarında yer alan cümleler ile bitirmek istiyorum;

İlişkilerde incinir, ilişkilerde iyileşiriz. Yaraların, ışığın içeri sızdığı yerdir.

 

Ne İstiyorum?

* İngilizce’den Türkçe’ye çocuk kitapları çevirmek istiyorum. Bunun için 3 senedir ulaşmadığım yayınevi kalmadı. Uzun hikaye…. Ama olacak bir gün…

* Etrafımda daha çok bebek ya da çocuk olsun ve onlarla daha çok zaman geçireyim istiyorum.

* Sahneye çıkıp şarkı söylemek istiyorum ya da tiyatro gösterisi de olabilir…

* Birinin nikah şahidi olmak istiyorum.

* Flemenko dans dersleri almak istiyorum.

* Empati yapmaktan içim şişti; herkesin derdi beni gerdi… Rahat olmak istiyorum…

* Yeni tatlar denemek konusunda tutuculuğumu bırakmak istiyorum… Belki ahtopotla başlayamam ama kalamarı deneyebilirim… Sushi bile yemez mi insan!

* “Bay Yanlış ve Doğru Ahmet” modundan çıkıp, yanlışları düzeltmek yerine “Bana ne!” demek istiyorum…

* Haftanın belli günleri bir okulla anlaşıp çocuklara İngilizce hikayeler okumak istiyorum.

* Koca kişisi hiç seyahat etmesin hep yanımda olsun istiyorum…

*Saçlarımı uzatmak ve kendimi bildim bileli dünya üzerinde bir tek kişi bile “sana kahkül yakışır” demese bile gözüme kadar inen kocaman kahkül kestirmek istiyorum.

* Bloga her gün yeni bir yazı yazmak istiyorum.

* Hoşgörü ve farkındalığımı arttırmak istiyorum…

* Kız arkadaşlarımla daha çok buluşmak ama bunu yaparken de çocuklarıma zaman ayıramıyorum vicdanları yaşamak istemiyorum…

* Sağa sola yazdığım, dağınık halde olan hikayelerimi bir araya getirerek ve üzerine yenilerini yazarak kısa kısa hikayelerden oluşan ilk taslak kitabımı yazmak istiyorum. Ama bunu yaklaşık 10 senedir istiyorum :O

* Daha az konuşup, daha çok “Hayır” demek istiyorum. (Çok konuşuyorum çook! Konuşamazsam da yazıyorum!!! )

* Bahçesi olan bir ev istiyorum…

* Eğer ev olursa o zaman bahçesinde bir de Golden Retriever cins köpek istiyorum.

* Ve eğer köpek de olursa o zaman şansımı zorlayıp bahçede bir tane de kedi istiyorum. (beyaz minnoş bir şey)

Neyse devam ediyorum;

* Miami’ye gidip üstü açık bir araba kiralayıp aynı film sahnelerindeki gibi bikinimle sahil boyunca araba kullanmak istiyorum. Bu arada müziğin sesini de sonuna kadar açmayı ihmal etmiyorum tabii, ben de söylüyorum bir yandan… (Miami’ye gittim ama arabamızın üstü açık değildi, ayrıca ben de o zaman daha yeni doğum yaptığım için bikini giymemekle iyi ettim!)

* Bu yaz Magnum yine çekiliş yapar. Magnum’un hediyesi Aston Martin olsun, o da bana çıksın istiyorum. Ama arkadaşım da bu arabayı çok istiyordu, ona da çıkabilir 😉 (Tamam işi sulandırmayalım…devam ediyorum…)

* Herkesi olduğu gibi kabullendim de değiştirmemeye çalışmak istiyorum 🙂

* Herhangi bir şey ile ilgili stres yaptığımda haftaya bunun değersiz bir konu olduğunu o an hatırlamak istiyorum.

Tüm bunlar için iyi dileklerinizi ve desteklerinizi bekliyorum…

Sizleri seviyorum…

 

Kısır Döngü

Öncelikle yazıyı okumadan önce uyarayım… Bu yazıyı söylenmek, mızmızlık etmek, yakınmak, şikayet etmek için yazıyorum…Okursanız sizin seçiminizdir, nokta 🙂

Sanki buradan yakınınca sonsuzluğa gidiyor bütün yazdıklarım… Aylardır yazmayan biri olarak çok okuyanım olduğunu sanmıyorum… O yüzden de planım burada “dır dır” etmek, konuyu bitirmek…

Sorun ne derseniz… Sorun şu; “çalışan anne olmanın vicdan yorgunluğu çalışmayan ya da evde çalışan anne olmanın beden yorgunluğundan daha mı fazla???

Farklı zamanlarda her ikisini de yaşayan bir anne olarak, evet çalışan annenin vicdan yorgunluğunun çok daha yıpratıcı ve yorucu olduğunu söyleyebilirim!

İşimi seviyorum… Hatta işimi ve iş yeri ortamımı o kadar çok seviyorum ki işimi sevdiğim halde çalışan anne olarak bu kadar zorlanıyorsam aksi olsa ne yapardım acaba diye düşünüp halime binlerce kez şükrediyorum… Neden anne olunca tercih yapmak zorunda kalıyor bütün kadınlar? Çocuğu olduktan sonra “iş hayatıma geri dönmek mi, yoksa evde kendi çocuğuma kendim bakmam mı” ikilemini yaşamayan bir kadın var mıdır şu dünyada!

Mesela öyle bir şey olsa ki… Mesela benden iki tane olsa… Biri işe gitse, diğeri ise hep çocuklarıyla ilgilense… O evde kalan anne evdeki güvenli liman olsa… Çocuklarını okula o götürse, okuldan eve o getirse…Yemeklerini yapsa… Her anlarını bizzat paylaşsa… Rahat rahat ders çalıştırsa… Okul sonrası illa hafta sonu olmasını  beklemeden piyano kursu, Aikido, tiyatro, sinema gibi aktivitelere götürebilse… Hafta içi 8-5 arası hep dolu olduğu için her şey hafta sonu için beklemese… Çalışan diğer yarım da rahat rahat çalışsa, hiç vicdan azabı yapmadan, yorgunluktan sürünerek değil enerjik canlı kanlı olsa…

Her sabah 5.30’da kalk, yarım saatte hazırlan, çocukları 6’da uyandır, yedir içir, giydir 7’de çocukları servise bindir, trafikle mücadele et, kendin işe yetiş derken insanın sigortaları atıyor… Akşam olunca çocuklarımla vakit geçirmeye sadece iki saat vaktim kalıyor…Akşam 8:00 olunca yataklarına yatır ve sonra ertesi gün yine aynı saatte hiç yorgun değilmiş gibi kalk…

İşte bu aralar, bu koşturmacalı hayatta çocuklar için hiçbir şeyi tam istediğim gibi yapamadığımı düşünüyorum…Çocuklarımla yeterince vakit geçiremediğimi düşünüp, bu zamanların akıp gittiği, bir daha geri gelmeyeceği fikrinin yarattığı vicdan azabı beni yiyor…

İnsanın çocuğu olması demek kalbinin hep başka birileri için atıyor olaması demek… Belki de bu yüzden annelerin kalbi hep sıcacık… Kalbim hep onlarla olmak için can atıyor, hayaller böyle olsa da gerçekler öyle değil tabii ki..

Söylenmem bitti mi? Hayır bitmedi de sıkıcı olmak istemiyorum…

Yarın Cumartesi ve ben her dakikamı çocuklarımla geçireceğim. Ayrıca Pazar da 🙂 Benim ilacım bu; çocuklarım!

 

 

Yorgunuz…

Cuma akşamından beri mutlu olacak şeyler arıyorum çevremde… Çocuklarıma sarılayım diyorum, işime vereyim kendimi, bir şey yokmuş gibi yapmak istiyorum…. Olmuyor…

Pazar günü televizyonun sesi sonuna kadar açık haberleri dinlerken tüm evi çamaşır makinesine atıp yıkadım neredeyse… Ne koltuk kılıfları kaldı, ne buzdolabı, ne kapı kolları ne de nevresim takımları…. Her şeyi yıkadım, sildim, süpürdüm, parlattım… Cenazeleri izlerken tutamadım gözyaşlarımı… Evi tertemiz yaptım ama içimdeki geleceğe dair büyüyen karanlık endişeyi temizleyemedim bir türlü…

Bazen kendimi Truman Show ‘da gibi hissediyorum…. Gerçek sandığımız bir dünyada yaşıyoruz gibi… Sanki herkes kendine verilen rolü oynuyor… Reklam arası yok… Dünyanın gerçekliğini bize sunulan haliyle kabul ediyoruz… Truman’ın korkusunu yenerek denize açıldığı o sahnede olduğu gibi tam kurtulduğumuzu sanıp güneşli denizde ilerlerken gökyüzüne çarpmaktan, gökyüzü olarak gördüğümüz şeyin aslında gökyüzü görünümlü set duvarı olmasından korkuyorum…

Bu kadar umutsuz yazsam da yaşam olan her yerde umut var… Ben de umutsuz değilim… Herkes gibi yorgunum sadece, canım sıkkın ve çok üzgünüm… ama geçecek, geçiyor… Her gün bir öncesinden iyi oluyor, olacak da inanıyorum…