Benim zamanımda Tunalı Caddesini bir boydan bir boya yürüyerek dolaşmaktı Ankara… Kafam bozuk olduğunda A.Ayrancı’dan Atakule’ye doğru uzanan rampayı hızlı hızlı tırmanır tam nefesim kesildiğinde vardığım Atakule’ye ulaşınca kendimi Seğmenler Parkı’nın kenarından aşağı doğru bırakırdım… Eve gitmeden önce Kuğulu Park’ta mola verirdim bazen… Ya da yolda mutlaka biri arardı zaten ve rotam hep şaşardı benim…Hacettepe en uzak mesafeydi bana…Eğer final zamanı değilse çoğunlukla yol boyunca uyur, yok sınav zamanıysa hazırladığım notları okurdum…Sınav sonrası Arjantin Caddesi’ndeki “Cafemiz”e gider ton balıklı salata yerdik kızlarla… Milli Kütüphane ikinci evim olmuştu bir ara… Bütün bölüm orada yaşardık…

Ankara sanki kendi başına kocaman bir aileydi benim için… Evden çıkarken anahtarımı unutsam gidecek bir sürü kapım vardı benim… İki sokak ötede anneannem oturur, alt kattaki komşu annen gibi ilgilenir, kapıcı sana yardım etmek için camdan girmeyi önerir, arkadaşını arasan evini açar, bir kaç durak ötedeki teyzeme yürüyerek gidebilirdim…Sanki herkes birbirini sahiplenir, benimserdi Ankara’da… Evimizin karşısında bakkalımız vardı bizim. Sadece bir şişe süt için bile supermarkete gitmek zorunda kalmazdık. Yakındı Ankara, samimiydi…Telefondaki kişi “geliyorum” dedikten en geç 40 dakika sonra gelirdi gerçekten… Durdurduğunuz taksinin şoförü daha siz arabaya bile binmeden camı açarak “nereye gidiyorsun abla?” diye sormaz Ankara’da… Gideceğiniz yeri beğenmemezlik yaparak “yoluma ters, trafik var orada!” demez… Kimilerine göre yaşamadan sevilmez belki Ankara ama sevdikten sonra da vazgeçilmez…

Geçen hafta Cuma gününü izin alıp hafta sonuyla birleştirip hep birlikte Ankara’ya gittik. Anneannesi Doruk’u çok özlemişti…Büyük ve ortanca teyzem yazlık sezonunu açtığı için onlar Ankara’da yoktu ama küçük teyzem ve eniştemle hasret giderdim. Eskiden olduğu gibi teyzemin o çok sevdiğim eflatun renkli  oturma odası koltuklarında oturup sohbet ettik. Yaşıt kuzenimle lafladık, birbirimize öylece sarılıp konuşmadan durduk… Diğer kuzenim hala Kanada’daydı, onunla skype görüşmesi yaptık, onu ne kadar özlemiş olduğumu hissettim ama gurbette diye ona bir şey demedim… Babaannemi ziyaret ettim. En son gördüğümden bu yana çok daha yaşlanmış, çok daha zayıflamıştı…Ona “seni iyi gördüm babaanne” bile diyemedim bu kez…Etkisinden kurtulamadım… Halamın kızını ve tatlı oğluşunu gördüm. Ne kadar büyüdüğümüzü bu çocuklar tokat gibi çarpıyorlardı yüzümüze…. Gözümü açtığımdan beri bir arada olduğumuz, öz teyzem/eniştem kadar çok sevdiğim ve o kadar yakın olan ahbaplarımızla bir araya geldik. Yola çıkacağımız sabah bizim için organize ettikleri sabah kahvaltısında keyif yaptık. Çocukluk arkadaşımın çocuğunu kucağıma aldım, öptüm, Doruk’la oynamalarını izledim, fotoğraflarını çektim… Eşiyle çocuklarımız hakkında sohbet ettik, kardeşinin yeğenini kucağında taşıyarak “hala” olmasını seyrettim… Planladığım ama meşgul olduklarından görüşemediklerim de oldu ama her şey çok güzeldi… Az zamana çok şey sığdırdım…

Sabah kahvaltısı sonrasında, yola çıkmadan az önce…

Yahya Kemal “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönmesini seviyorum” dese de ben Yılmaz Erdoğan’ın şiirindeki gibi bir gün yeniden “Tunalı Hilmi Caddesine gelebilme ihtimalini seviyorum…”