Saat 20:45. Çocukları uyutmuşum. Babamız 3 gündür iş seyahatinde. Ev sessiz, çıt çıkmıyor. Zaten uyanmasınlar da ben de iki soluk alayım diye kelimenin tam anlamıyla “çıt” çıkarmaya korkuyorum. Parmaklarımın ucunda yürüyorum resmen… Çocuklar uyumuş ya bir huzur ve dinginlik hali var üzerimde… Elime kitabımı almışım yatağıma gömülmüşüm, pek bir keyfim yerinde…

Okuduğum kitaba kendimi bayağı kaptırmışım… Kitap, ölmek üzere olan yaşlı bir profesörün hayattan öğrendiklerini ve edindiği tecrübeleri eski bir öğrencisine aktardığı konuşmalardan oluşuyor. Kitapta geçen “… becoming the woman of his dreams…” (onun rüyalarındaki kadın olmak) ifadesi beni birden son iki gündür anlamadığım şekilde Doruk’un gece yarısı uyanıp hem de İngilizce olarak “Anneeee!” diye seslenip daha sonra yine ingilizce “seni seviyorum anne” dedikten hemen sonra yeniden uykuya devam etme halini gözümün önün getirdi… Ne garip diye düşündüm… Şimdi onun hayatındaki en önemli “kadın” benim diye geçirdim içimden… Tam böyle düşünürken 3-4 hafta önce yiyecek alış verişi yaparken meyve sebze reyonunda çalışan o kadının yanıma yanaşıp Doran’ı sevdikten hemen sonra söyledikleri geldi aklıma… Doran’ı kastederek “Ona mutlu bir aile ortamı ve güven ver. Bir de insanları sevmeyi öğret. BAŞKA HİÇBİR ŞEY VERMESEN DE OLUR…” demişti… Nedendir bilmem, benim karşıma hep böyle “bilge dede” misali insanlar çıkar, kendi kendilerine yanıma yanaşıp benimle konuşurlar ve sonra böyle kulağıma küpe olacak bir söz söyleyip gidiverirler… Hatta buraya da yazmışlığım vardır bu hikayelerden bir iki tane (Müzedeki Kadın, İn miydin Cin Miydin Yaşlı Teyze?) Her neyse konuya dönecek olursak hadi tamam “mutlu aile ortamını” ve “güven” kısmını anladım da “insanları sevmeyi” nasıl öğretecektim ki?!! Hani ne bileyim insanlara saygılı olmayı öğretirsin mesela ama çocuğu karşına alıp “bak oğlum herkesi sev tamam mı?” mı diyeceksin! Yani kadının ne demek istediğini tabii ki anladım da cidden bunu bilinçli olarak nasıl yapmam gerektiğini merak ettim ve tabii ki hemen ona sordum bu soruyu. Bana öyle hızlı ve basit bir cevap verdi ki şaşa kaldım; “Sadece ona sevgini gösterip bunu sık sık söyleyerek” dedi.

O gün biz, patates ve soğan reyonun hemen önünde Doran’ın aguları arasında abartmayayım ama belki 40-45 dakika sohbet ettik teyzeyle… Türk aklımla düşünüp müdürü yanımıza gelip ona laf edecek diye korktum bir ara ama ben değil teyze konuşuyordu ve benim Türk olduğumu öğrenince bana neredeyse tüm hayatını anlattı… Meğersem annesi Yunan, babası Türkmüş! Babasıyla ilgili sorduğum bir iki soruya verdiği cevaptan babasını pek tanımadığını, bu konuya girmek istemediğini hissettim ve hiç kurcalamadım. İki oğlu ve bir de kızı olduğunu söylerken Doran’a bakıp “Senin ilk çocuğun di mi? Daha gençsin” dedi ki işte benim teyzeye asıl kanımın ısınıp, kendimi bir yakın hissettiğim, öpesim geldiği an o andır! Şaka bir yana en büyük oğlunun eşini çok sevdiğini ama ortanca oğlunun eşi için aynı şeyi diyemeyeceğini söylerken bir anda gözleri doluyor gibi oldu… Ortanca oğlu ile ilgili üzüntüsü olduğu belliydi. “Oğlum evlendikten sonra onunla doğru düzgün iletişimimiz kalmadı” dedi ve uzun uzun ortanca oğlunu anlattı. Gelininin torununa verdiği terbiyeyi hiç beğenmediğini ama bir kelime bile söyleyemediğini, sadece oğlunun yüzünü görebilmek için ara sıra onlara gittiğini ama onların kendisini hiç ziyaret etmediklerini anlattı. İki erkek çocuk anası olarak çok dokundu bana söyledikleri… Sanırım benim bakışlarımdan hislerimi anladı ki Doran’a bakıp “inşallah gelinin seni hiç üzmesin” dedi. İçimden derin ve içten bir “amiiiinnnn”, dışımdan ise “I hope so” (umarım) diyebildim… Ayrılırken, Chicago’da yaşayan kız kardeşinin ona postayla babasının fotoğraflarını göndereceğini söyledi. Sanki ilk defa babasının resmini görecek gibiydi, çok heyecanlıydı… Bana marketin içindeki ofis gibi olan ayrı bölümü işaret ederek “bir dahaki market alış-verişinde mutlaka beni bul, fotoğrafları sana göstermek için dolabımda tutacağım” dedi. O günden sonra onunla bir kere daha karşılaştık ama fotoğrafları dolabına koymayı unutmuş. “Akşam eve gidince çantama koyacağım ama bir dahaki sefere sen gel beni bul tamam mı?” dedi. Henüz bir “dahaki sefer” olmadı ama ben de merak ettim. Bir ara uğrayacağım fotoğrafları görmek için…

İşte kitaptaki o cümle ile tüm bunları düşünüyordum ki bu sırada Doruk yine uyandı! Zaten benim oğlum geceleri deliksiz uyuyamaz ki diye düşündüm:) Yine beni çağırıyordu ama bu kez Türkçe… “Buradayım anneciğim yanındayım, ne oldu?” dedim. Gözlerini bile açmadan “Seni çok seviyorum anne” dedi ve geri koydu kafasını yastığına. Sarı saçlarını okşarken “Ben de” dedim. “Ben de seni çok seviyorum…”

Şimdilik rüyalarındaki kadın annesiydi…