Türkiye’nin kasveti ve kaosu öyle içimi daraltıyor ve boğuyor ki bu duygularla çocuklarıma daha da çok sarılıp, daha da iyi evlat yetiştirme duygusu duyuyorum. Sanki ben onları iyi yetiştirirsem onlar da çocuklarını iyi yetiştirecek, çocukları da kendi çocuklarını derken bir su damlası etkisi gibi seneler sonra da olsa ülkeyi de saracak tüm iyilik gibi…

Biliyorum komik ve oldukça da saçma geliyor dediklerim kulağa… Ben de biliyorum saçma olduğunu… Ayrıca “sen istediğin kadar iyi evlat yetiştir manyağın biri çıkıp karartıyor işte hayatını” diyeceksiniz bana, onu da biliyorum ama uğraşıyorum işte…

Pazartesi günü büyük oğlumun okulu kapalıydı. Dışarısı -8 derece olduğu için evde bir şeyler yapmak zorundaydık. Tabii bu arada benim ayrıca yemek yapmam, çamaşır yıkamam, evi toplamam da gerekiyordu… Ben kendi işlerimi yaparken iki kardeş zaman zaman kavga kıyamet, zaman zaman güle oynaya vakit geçirdiler. Başları her sıkıştığında ikisi de bana geliyordu tabii… Küçük olan da lego yapabilecekmiş gibi eline aldığı iki parça lego ile gelip dizime vuruyor “Bunları birleştir anne” der gibi elindeki parçaları bana uzatıyordu. Sonra büyük oğlum geliyor legodan yaptığı denizaltının nasıl çalıştığını anlatıyordu. Onlar yanıma her geldiğinde ben işimi bırakıp boylarının hizasına gelip onları dinlediğim için benim de işim bitmek bilmiyordu tabii… Sadece bir tane patatesi soymak 10 dakika sürebilir mi? Eee bızdıklarla herimage1 şey mübah…

Sonra miniğimizin öğle uykusu saati geldi. Onu yatağına koydum, tam oh birazcık oturayım diyordum ki büyük oğlum “Anne uzun zamandır kurabiye yapmadık. Kurabiye yapalım mı?” dedi. Kıramadım tabii… Başladık onunla kurabiye yapmaya… Kalıpların hepsini tezgahın üzerine boşalttı, sonra içlerinden en beğendiği kalıpları seçip kurabiyelere şekiller verdi, sıraladı tepsiye… Geçen sene anneannesiyle yapmıştı böyle kurabiyeler… Ben hiç ellemedim desem yeri, hepsini kendi yapmak istedi zaten… Tam kurabiyeleri fırına koyup, bulaşıkları yıkadıktan sonra ayaklarımı uzatacaktım ki bingooo, ufaklık uyandı!

Minik beyimizi de yedirip içirip gönlünü eyledikten sonra dedim “hadi kaldın kütüphaneye götürüyorum sizi”… Son 2 haftadır 17 aylık bızdığımı alıp yaşadığımız yerdeki kütüphaneye gitmeye başlamıştım. Kütüphanede 12-24 ay yaş grubu için kitap okuma seansları düzenleniyor. Tüm çocuklar anneleriyle,babalarıyla ya da bakıcılarıyla katılıyorlar. Herkes yere oturuyor. Böyle sandalye, masa, minder vs. yok. Bomboş bir oda… Özgür bir his uyandırıyor insanda… Hikayeyi okuyan bayanın elinde kukla var. Şarkılar, danslar eşliğinde 20 dakika boyunca daha 1,5 yaşında bile olmayan miniğinize kitap dinlettirebiliyorsunuz. Kitap bitince hani çocukluğumuzda üfleyerek köpükten balon yapardık ya, işte bu kez balon yapan bir minik makine çalışıyor ve tüm çocuklar ortaya toplanarak balonlara dokunmaya, onları patlatmaya çalışıyorlar…

“Kütüphane” diyince sizin hayalinizdeki resim nasıl hiç bilmiyorum ama ben bu kütüphaneyi görmeden önce benim hayalimdeki resim içerisi hafif loş, eski kitap kokan ve çıt sesi bile çıkmayan, çıksa da hemen uyarıldığınız bir yerdi. Ya da tüm üniversite hayatım boyunca içinden çıkmadığımız Ankara’daki Milli Kütüphane’nin aynısıydı da diyebilirim…

Ama burası öyle değil… Giriş katı sadece çocuklar için dizayn edilmiş. Bir köşede bilgisayar köşesi var. Bilgisayar köşesinin içeriğini tam bilmiyorum ama biz 5 yaş için eğitici içerikli bilgisayar oyunlarından oynadık biraz. Daha sonra yaş gruplarına göre ve okuma zorluklarına göre sıralanmış rafları görüyorsunuz. Her şey o kadar basit ve anlaşılır yapılmış ki tüm kitapları alma duygusu uyandırıyor. Bu kitap raflarının arasında, arka tarafa doğru daha minik çocuklar için bir oyun yeri yapmışlardı. Hani dememişler ki çocuklar ses yapar kitap okuyanlarla yan yana koymayalım. Öyle bir hayat vermiş ki oraya bu küçük oyun alanı… Küçük bir masanın üzerinde tahtadan puzzle lar ve kitaplar var. Başka bir köşede üzerinde tahta trenin olduğu bir masa daha var. Çocuklar anneleriyle yerlere oturmuş rafların önünde kitap okuyorlar.

Her yaş grubu için ÜCRETSİZ etkinlik sınıfları dolup taşıyor! Benim küçük oğlumu götürdüğüm okuma seansı da bu etkiniklerin bir parçası… Bu arada çocuklar istedikleri tüm kitapları istedikleri raflardan alıp okuyup ya da benim minik gibi sağa sola taşıyıp sayfalarına baktıktan sonra oracıkta bırakabiliyor. Önemli olan çocuğun kitaba elinin değmesi sanki… Rafların düzeni bozulur, çocuk kitaba zarar verir diye müzede gibi hissetmiyorsun kendini… Tabii bana kodlanmış kütüphane algısı böyle olmadığı için ben gözümü minik canavara dikmiş halde av peşindeydim. Benim minik raftan her kitap indirdiğinde koşup kitabı aynı rafa koyup “hayır” dediğim için görevlinin dikkatini çekmişim sanırım ki yanıma gelip “sorun yok. Dert etmeyin, istediği kitabı alıp oynayabilir” dedi. Bu kez ben utandım. Diyemedim ki “ama bakın, bizim ülkemizde olsa kızarlar böyle şeylere… O yüzden ben bilemedim” diyemedim tabii… Benim ufaklık raflardaki tüm kitapları tek tek indirip bazen yere oturup sayfalarını çevirip bazen gidip kitabı başka rafa koyarken görevli gülümseyen bir yüzle onu seyrediyordu… Burası başka bir kütüphaneydi…

Bu arada büyük oğlum Lego kitabı istediğini söyledi. Görevliden yardım alıp, legodan nasıl farklı bir şeyler yapabileceğini merak ediyor bu tarz kitapları nasıl buluruz diye sorarak legolarla ilgili kitapların olduğu rafa geldik. Yere oturup kitapları inceledik, üzerine sohbet ettik. Sonra hangi kitapları alacağına karar verdi… Öyle heyecanlıydı ki hepsini almak istiyordu kitapların sanki… Bana dönüp “Anne istediğim kadar kitap alabiliyor muyum?” diye sorunca. Ben hemen kodlanmış bilgilerimle “yok, hiç sanmıyorum anneciğim. Herhalde 3-4 tane ancadır” dedim. Çünkü tam hatırlamıyorum ama sanki bizim en fazla 3 ya da 5 kitap hakkımız olurdu. Yine de emin olamayarak “Sor bakalım ilerideki görevliye, ben de bilmiyorum” dedim. 1,5 senedir burada yaşamamıza rağmen beynimdeki soğuk kütüphane resmi bana çocuklarımı kütüphaneye getirme bilincini ya da istediğini duymamı sağlamamıştı… İngiliz arkadaşım sürekli kütüphanenin çok güzel olduğunu ve kızını kitap okuma seanslarına getirdiğini söylemesine rağmen çok da ilgimi çekememişti bu kütüphane… Bu sebeple ben de ilk defa kitap alacaktım bu kütüphaneden ve bilmiyordum kaç kitap hakkımız olduğunu… Neyse baktım Doruk hiç “gidemem”, “soramam”, “sen de gel anne” demeden görevlinin yanına gitti ve aynı Amerikalılar gibi önce “Excuse me” (affedersiniz) diye söze başladı. Görevli cevaplandıktan sonra ise “Thank you”(teşekkürler) dediğini duydum. Nezaket kurallarını öğrendiğini görmüş olmak beni çok mutlu etti. 5 Yaş çok farklı bir yaştı! Bunu gerçekten hissediyordum! Yanıma gelip “Annneeee istediğimiz kadar kitap alabiliyormuşuzzz! Limit yokmuşş!” dedi heyecanla… İçimden dedim ki işte ben Türküm yine! Kitap almanın bir limiti olacağını düşündüm. Sonra düşündüm de bana kodlanmış kütüphane kavramı da böyle miydi ki zaten de şaşırıyordum!

O gün ufaklık kitapları saçıp, sağa sola taşırken biz büyük oğlumla bir sürü kitap inceledik. Hangi kitabı almak istiyorsa aldık. Bir baktım tam 14 tane kitap seçmiş bizimki! 14 kitabı ne ara okuyacağız bilmiyorum ama kütüphaneden aldığımız o kitaplar çok değerli onun için. Hepsini ayrı bir çantada bizim odamıza sakladı. Çünkü küçük kardeşi kitaplara zarar verebilirmiş, o da çok üzülürmüş. Bu yüzden kitapların bizim odamızda durması gerekiyormuş. Son 2 gecedir kütüphane çantasını açıp içinden kitap seçip bu gece bunu okuyalım anne diyor…

Artık her hafta ikisini de alıp gideceğim kütüphaneye… Kitap okuma alışkanlığı için tek gerçeğin çocuğun annesini babasını kitap okurken görmesi olduğunu biliyorum ama kütüphane ortamını yaşamının ruhu da bambaşka… Ayrıca kütüphane o kadar kalabalık ve o kadar çocuk dolu ki birbirlerine örnek de oluyorlar diye düşünüyorum…

O gün o kadar yorulmuşum ki çocukları yatağa bile koyacak gücüm olmadı. Zaten bir kaç gündür hasta gibiydim, yorgunlukla birleşince ateşimin çıktığını gören koca kişisi beni yatağa gönderip çocukların kontrolünü ele aldı. Uyumadan önce aklımdan geçen şey ise beynimizde yaşadığımız kültürün bize yüklediği kötü olarak kodlanmış tüm ön yargıların bir gün silinip silinemeyeceğiydi…