Çoluk Çocuk Seyahat Notları

Çocuğundan ayrı tatil yapabilen biri olamadım ben… Hani çocukları 2-3 günlüğüne anneannemize/babaannemize bırakıp gittiğimiz bile olmadı. Hoş, şu anda Türkiye’de olmadığımız için zaten böyle bir şansımız da yok. Ama vaktiyle deneseydik belki de çok sevip “işte şimdi tatil yapıyoruz!” diyecektik muhtemelen. Diğer taraftan çocuk sahibi olmadan önce bile söz konusu tatil olduğu için, yani keyfi bir konu olduğu için, tatili çocuklardan uzak geçirme fikrine pek sıcak baktığım da söylenemez… Ördek ailesi gibi yaşamayı seviyorum belki de… Ama konu çocuk olunca HİİİÇÇÇÇ mi HİİİÇÇÇÇ büyük konuşmam ben. Şu an böyle düşünsem de iki gün sonra ne olur bilmem… Bir gün burada uzun uzadıya çocuksuz tatilin keyfini de yazıyor olabilirim… Sadece şu an için özetle ayrı gayrı sevmiyorum diyelim..

Bu anlamda 2014 yılında çocukla seyahat etme konusunda hızlandırılmış bir master yapıp “annelik kariyerimde” çok önemli bir kazanım elde ettiğimi söyleyebilirim. Yaşarken farkında olmasan da sonradan bakınca pek çok konuda bayağı pratikleştiğini görüp şaşırıyorsun. Zaten hep diyorum çocuk denilen minik ister istemez insanı daha becerikli, daha organize, daha planlı ve programlı bir insan olmaya zorluyor. Çünkü bu minikler rutin seviyor. Aksi halde hayatı sana dar ediyorlar:)

Geçen sene yaptığımız seyahatlere bakınca; arabayla Indianapolis’ten 1.562 km. uzaklıkta olan gidiş dönüş toplam 10 günlük Orlando yolculuğumuz, biri 4,5 diğeri 8 aylık iki çocukla tek başıma 11 saatlik Amerika-Türkiye uçak yolculuğu (+3 saat daha eklemek gerekiyor çünkü direkt uçuş olması için yine aynı gün Chicago’ ya arabayla 3 saat gittik), arabayla 1.145km. lik New York yolculuğu ve daha bir hafta önce döndüğümüz Amerika’nın en güneyine Key West’e kadar arabayla gittiğimiz (2.177km.) 15 günlük seyahate kadar bir çok yolculuk var. Hepsinden bir şeyler öğrendim.

Hani havada ve karada çocuk milleti ile seyahat konusundaki bu donanımım bana “annelik kariyerimde” yeni kapılar açar diye sevineceğim ama açacağı tek kapı çamaşır makinesinin kapağı olabilir ki her yolculuk sonrasında bitmeyen çamaşırlar da ayrı bir yazı konusu olabilir benim için…

Çocuklu seyahatte bana en zor gelen kısım her zaman için yemek konusu olmuştur. Bu sebeple araba ile yaptığımız yolculuklarda yanımızda mutlaka buzluk taşıyoruz. Hatta seyahatten önceki gün bulgur pilavı, köfte, mercimek ya da şehriye çorbası, peynirli/kıymalı börek gibi bir kaç yemek yapıp yanımıza alıyorum. Dışarıda (özellikle de Amerika’da) çocuklara uygun sağlıklı yiyecek bir şey bulma konusunda çok zorlandığımdan bunlar bir kaç gün idare ediyor. Bunun dışında yanımıza yoğurt, peynir, yumurta, ekmek, meyve gibi bir kaç temel yiyeceği de mutlaka alıyoruz. Ayrıca zor durumlar için yanıma hep bir paket de makarna alıyorum. Çünkü kaldığımız otel zincirinin mutfaklı odalarını tercih ediyoruz. Bazen gideceğimiz yere vardığımızda saat akşam 9-10 olmuş oluyor. Çocuklar yol boyunca uyumuş oluyorlar ve otele vardığımızda ikisi de aç kurt gibi uyanıyorlar. O saatten sonra da dışarı çıkmaktansa otel odasında onlara makarna yaptığım ya da güzel bir kahvaltı hazırladığım zamanlar oluyor.

Bunun yanı sıra kısa kısa seyahat notlarıma gelirsek:

– Çocuklarla seyahat ederken her zaman çocuklar için bir ya da iki set yedek giysi yanımızda taşırız da hiçbir zaman kendimizi düşünmeyiz değil mi?! Oysa kusan çocuk olay anında %99.9 ya anne kişisinin kucağındadır ve olduğu gibi annesinin üzerine kusar ya da anne kişisi olaya müdahale ederken hafif de olsa mutlaka o kusmuk/yemek her neyse bir şekilde anneye bulaşır. Bakınız şekil 1A! Türkiye’ye uçak yolculuğumuzda o zaman 8 ayılık olan minik oğlum tam da havalananından içeriye girdiğimiz anda olduğu gibi üzerime kusmuştu! Tabii onun da giysileri, üzeri battı ama anında sırt çantasından yedek kıyafetler çıkarıp onu mis gibi yaptım da kendim öyle ıslak mendille silinmiş kusmuk kokulu kıyafetlerle 11 saatlik uçak yolculuğuma adım atmıştım. Yani neymiş; o sırt çantasında bir yedek pantolon ve üstüne bir şey de anne kişisi kendisi için taşınmalıymış!

– Tamam yanımızda buzluk taşıyoruz da bir de arabada ya da uçakta hemen el altında olacak atıştırmalıklara da ihtiyaç oluyor. Uzun süren seyahatlerde çocukların acıkıp huysuzlanması çok da beklenen bir durum olduğu için anne kişisinin el çantasında mutlaka acil durumlar için bir şeyler vardır. Yalnız buradaki kritik nokta yolculuk sırasında karışık yiyen çocuğun yediklerini kusmasının an meselesi olmasıdır. Bu sebeple yanıma aldığım şeylerin sağlıklı minik atıştırmalıklar olmasına dikkat ediyorum. Fikir vermesi için size bu atıştırmalıkları sıralayayım:

  • Amerika’da bulduğum bazı pratik atıştırmalıklar bu konuda işimi oldukça kolaylaştırdı. Minik organik havuçlar buldum mesela. Havuçların boyutu da küçük parmağım kadar. Abi kardeş bayılıyorlar bu havuçlara.
  • Onun dışında mozzarella peyniri minik minik kesip kilitli küçük cam bir kaba koyup yanıma alıyorum. Bazen yanımda hem ağırlık yapmamak için hem de çocukların eline rahatça verebilmek için kilitli poşetlere de koyduğum oluyor. Özellikle küçük oğlum araba koltuğunda otururken bir eliyle poşeti tutup diğer eliyle peynirleri ağzına atmaya bayılıyor. Elinden poşeti almaya kalkarsanız kıyamet kopuyor.
  • Yine salatalıkları (Kış mevsiminde olsak da organik minik salatalıklar bulabiliyorum burada) yıkayıp kilitli bir poşete koyup yanıma alıyorum. Çocuklar meyve yer gibi yiyorlar salatalığı.
  • Özellikle büyük oğlum günde mutlaka 2 adet elma yediği için. Seyahate çıkarken elmasız çıkmayız biz. En ideali elmaları yıkayıp tek tek şeffaf streç ile paketlemek. Mevsime göre tüm meyveler ideal bir seçenek olabilir. Ayrıca vitamin ve mineral deposu olan, içerisinde bol miktarda C vitamini, manganez, B1, B6, bakır, magnezyum ve lif bulunduran ananası da unutmayın.
  • İki dilim ekmeğin arasına krem peynir ya da tereyağ sürüp üzerine de rendelenmiş kaşar peyniri koyuyorum. Kaşar peynirini dilimleyip koyarsam çok kalın oluyor ve çocuklar rahat tutup yiyemiyor. Bu sebeple rendelenmiş olarak koyuyorum. Ekmeği ortadan ikiye kesip kilitli poşetlerde yanımda taşıyorum. Hem tok tutuyor hem de kusma vs ye karşı midelerini bastıran bir yiyecek oluyor.

– Seyahat ederken aynı anda farklı mevsimlerin yaşandığı yerlere gidecekseniz size en büyük tavsiyem yazlık ve kışlık diye iki ayrı çanta hazırlamanız olur. Bir hafta önce kış mevsimi ile başlayan yolculuğumuz güneye doğru indikçe yaz mevsimine dönüp de aynı bavulda hem kazak hem mayo taşıyınca bu kanıya vardım. Zira eve dönüş yolunda kuzeye doğru gittikçe sonbaharı ve sonra yine kara kışı yaşayınca her konakladığımız yerde bavulda giysi ararken elime gelen mayolar oldukça hüzünlüydü benim için:) Oysa yazlık kışlık diye iki ayrı çanta hazırlamış olsaydım diğer bavulu arabada bırakıp her konakladığımız yerde otele taşımaktan da kurtulurduk.

– Özellikle uçak yolculuklarında diğer yolculara da rahatsızlık vermemek için çocukları oyalayacak bir şeyler bulmak hiç de kolay değil. Kendi arabanla seyahat ederken olduğu gibi rahat değilsin. İşte geçen sene Türkiye’ye gelirken oyalansın, yolculara rahatsızlık vermeyelim diye uçakta oğlumun eline iPad verme gafletinde bulunduğumdan beri bu konuda oldukça temkinliyim. Tek başıma olduğum için biraz da zorunlu olarak almıştım yanıma iPad’i ama araba yolculuklarımızda kesinlikle iPad, iPhone söz konusu bile olmadı. Zaten o da hiç istemedi. Onun yerine otele ne kadar kaldığını haritadan gösterip mesafeleri anlamasını sağladım. Ya da “Ne zaman geleceğiz?” sorusuna “hadi bize yardım et. Üzerinde 92 yazan levha görürsen söyle o levhanın olduğu çıkıştan başka yola girmemiz gerekiyor.” gibi görevler vererek onu meşgul etmeye çalıştım. Zaman kavramını anlaması için o ne zaman “Otele gitmemize kaç dakika kaldı anne?” diye sorsa “Bir saat yani 60 dakika oluyor. Yani bak kolumdaki saatin uzun çubuğu taa buraya gelince vs. vs. ” diye anlatmaya çalıştım. Yolculuk bitince biz de bitiyorduk tabii… Ama yine de seyahatlerde bizi en çok rahatlatan oyuncak Lego oldu! Doruk tam bir Lego tutkunu. Kendisi bir şeyler yapıp sonra da onunla oynamaya bayılıyor. En az 1 saat böyle oyalanabiliyor. Bu sebeple Legosuz bir seyahat düşünemiyorum.

– Oyuncaklar, yiyecekler, sabır! ve her şey bitip tükendiğinde ise bizim evin sevilen kahramanı “Kurbak” giriyor devreye:) Kurbak benim evde bir kriz anında elime havluyu takarak, sesimi değiştirip doğaçlama konuşturduğum bir kukla. Kurbak adını Doruk taktı. Sevgili Kurbak konuşmaya başlayınca ikisi de çok gülüyor. 16 aylık Doran bile cidden kahkaha atarak gülüyor Kurbak’a. Ne anlıyor acaba, ne zannediyor… Merak konusu…

Çocuklarla yolculuk yapmanın en güzel yanı ise onlara kitaplardan gösterdiklerini yaşayarak öğrenmelerini sağlamak. Mesela Florida’ya gittiğimizde bir safari turuna katıldık. Daha 16 aylık minik oğlum için bataklığın içinden tekne gibi bir botla biraz abartılı bir deneyim olsa da büyük oğlum için timsahları, kocaman su yılanlarını, su kaplumbağalarını bir el mesafesi uzaktan görmek tarifsiz bir tecrübe oldu sanırım.

Onların mutluluğunu görmekse tüm yorgunluğunu alıyor. Eeee çocuklu hayatta her şey çocuklar için değil mi zaten… 15 gün arabayla her gün başka şehirde kalarak taaa Miami’ye kadar gidip hayvanat bahçesine mi giderdik biz yoksa…

“Parents’ Night Out” Kiiim Biz Kiiiim!!!

Geçtiğimiz hafta Belçikalı arkadaşımla buluştuk. Onunla Indianapolis’e ilk taşındığımız günlerde tanışmıştık ve ilk andan itibaren de sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sohbet ederken bulmuştuk birbirimizi. Geçen şu 6 aylık zaman diliminde 2-3 haftada bir mutlaka bir araya gelir olduk zaten… Onun da Doruk yaşlarında bir oğlu ve de dünyalar tatlısı 16 aylık ikiz kızları var. Çocukların hepsi birbirinden güzel, birbirinden lokum… Al, ye, ısır, mıncıkla o derece yani… Karı-koca üç çocuklu hayatın ritmini öyle güzel tutturmuşlar ki üç tane bile olsalar çocuklarla da her şey yapılabilir dedirtiyorlar insana…

Kendi çapımdaki koşturmalı hayatımın içinde onunla buluşup bir araya gelmek ve laflamak çok iyi geliyor bana. Arkadaşlığı da anneliği gibi rahatlatıcı ve huzur verici… Kendime bir çok konuda onu örnek almaya çalışıyorum ve ona da söylüyorum zaten bunu… Çünkü çocuklu insanların hayatlarında kavga kıyamet konusu olan şeyler onların hayatlarında su gibi kendiliğinden olup bitiyor. Mesela hayatlarında çocuk uyutmak diye bir kavram yok! Akşam onlara yemeğe mi gittik. Ev sahibi çocuk uyutacağım diye içeriye gidip saatlerce ortadan kaybolmuyor onlarda… Saat akşam 7 gibi çocukları yatağına yatırıp aşağıya yanımıza iniveriyor! 16 aylık ikizlerini bile! Yani ne bileyim böyle tüm meseleyi çözmüş, ermiş biri…

Her neyse… O gün yine bir çok konu birikmiş, keyifli keyifli sohbet ediyoruz. Sohbetimiz sırasında arkadaşım bana her perşembe gecesi çocukları Amerikalı bir bakıcıya bırakıp kocasıyla başbaşa yemeğe gittiklerini söylüyor. “Her hafta mı?!” diyorum. “Evet!” diyor, “Her hafta!” ve devam ediyor; “haftada bir kez kendi kendimize kalıp sohbet ediyoruz. Lafımız hiç kesilmeden birbirimizle konuşup, hiç yerimizden kalkmadan yemek yiyoruz… Çok iyi geliyor, mutlaka siz de yapın” diyor. Ay ben bir gaza gel! Bir heveslen! Bir imren bir anda!!! Kendi kendime kızmalara başlıyorum önce “Yok efendim biz hiç kendimize değer vermiyormuşuz da!”, “Yok efendim Avrupalılar işte bu yüzden yaşlanmıyormuş da!” “Yok efendim biz Türk kadını hep saçımızı süpürge ediyormuşuz da” filan da falan da…. Kendi kendime iyice gaza geliyorum. Hemen Devrim’e diyorum tabii… ” Ya biz niye yapmıyoruz böyle?!” diyorum. “Hadi 2 numaralı bızdık mecbur bizimle gelecek ama Doruk’u “parent’s night out” olduğu akşamlar okulda bırakıp yemeğe gidebiliriz” diyorum. Doruk’un okulunda 2-3 ayda bir “Parent’s Night Out” adı altında akşam saat 18:00- 21:00 arası ebeveynler çocuklarını okula bırakıp dışarı çıkabilsinler diye okul açık oluyor. Çocuklar güvenli bir ortamda, okulda arkadaşlarıyla oyun oynarken anne babalar da biraz kafa dinleyebiliyor. Devrim’in de aklına yatıyor. Tamam diyoruz. Bir daha ki sefere biz de varız!

Bu olaydan tam da 1 hafta sonra yani bugün okuldan E-mail alıyoruz ki bu cuma okulda “parent’s night out” gecesiymiş!!! Eğer çocuğunuzu bırakacaksanız lütfen adınızı hemen çocuğunuzun sınıf kapısında asılı olan kağıda yazın diyor. Daha E-maili okurken “Doruk’u bırakalım demiştik ama ayyy oğluşumu niye akşam akşam okulda bırakacağız yaa…” diye içimde tereddütler beliriyor… Tam bu sırada Devrim aynı E-maili bana göndermiş ve şöyle yazıyor; “İşte bak bu cuma yemeğe çıkabiliriz!:)”. Benim içim kötü olmuş ama olayı da bu noktaya ben getirmişim ne diyeceğimi bilmezken aynı saniyede Devrim’den ikinci bir E-mail daha alıyorum; “Ya yok ya üzüldüm şimdi ben! Oğlumu da alalım hep birlikte gidelim boşver!” Ay ben bir rahatla! Bir sevin!!! Bir mutlu ol! Hayır sanki ısrar eden, adamın aklına bu fikri sokan ben değildim alalalalaaa…. Hemen Devrim’e geri cevap yazarsın “Ayy evetttt ben de aynı şeyi düşünüyordum!!! Nasıl mutlu oldum!!!! Niye oğlumuzu bırakalım hep birlikte gideriz yemeğe di mi!!!” diye! Manyaklık parayla değil! Kendiliğinden oluyor bende sağolsun!

Yani yok olmuyor da olmuyor! Haa ben şimdi 2 gün sonra Belçikalı arkadaşımdan yine dinleyeyim yine özenirim, coşarım taşarım da kendim yapamam işte…

Bizim evde “Parents’ Night” OUT biz IN!!!

Baba Olmak

 Blogum Dergisi Temmuz Sayısında yayınlanan yazıma buradan ulaşabilirsiniz(6. sayfadayım:) Blogum Dergisi gerçekten keyifle okuyacağınız ve birbirinden farklı konulara değinen blog yazarlarına bir anda ulaşabileceğiniz eğlenceli bir dergi… Şiddetle tavsiye derim:)

Okumadan önce not: Bu yazıyı aslında Devrim’e “Babalar Günü” hediyesi olarak yazmıştım.  Biraz geçikmeli oldu, ama hoş oldu.

Hep düşünmüşümdür acaba bir kadın ne zaman “anne” ve bir erkek ne zaman “baba” olur diye…

Kadın için “annelik” hamile olduğunu öğrendiğin an itibari ile başlıyorsa eğer erkek için “babalık”  ne zaman başlar?

Kadın daha doktorun bile ultrasonda tam olarak göremediği o miniği hemen kabullenip “anne” havasına girmiş bulur kendisini… Bu ruh haline girmesi öncelikle hormonların yüzünden ya da sayesinden diyebiliriz ama zaten kadın olmanın getirdiği bir “anaçlıkla” olaya yatkınlık da yok değildir hani… Bilimsel açıdan bakarsak HCG adı verilen ve hamileliğin oluşmasıyla beraber artış gösteren bu hormon tüm dünyanızı kaplayıp sizi aşıp başka bir boyuta taşır… Bu noktadan sonra hayatınızdaki tek konunuz, tek amacınız o küçücük şey olup benliğinizi kaplar…Hatta kendinizi ve karnınızdakini o kadar önemsersiniz ki hamile bir bayan olarak kendinizi dünya üzerinde insan neslinin son türünü taşıyormuş gibi zannedersiniz…

Baba olmak ise zordur… Onların tarafı böyle işlemez… İşte bence tam da bu sebepten dolayı babalık daha farklı bakılması gereken bir kavramdır… Erkeklerin bünyesinde kendilerini baba hissettirecek hormonlar dolaşmaz ya da 9 ay boyunca “bebek” ve “annelik” ruhunu tüm bedenleriyle hissedecekleri bir sistem üzerinde gitmez hayatları… Bu yönden baktığınızda hamilelik süreci ile başlayan bu yeni hayatı bir nevi kenardan izleyip takip ederken içindeymiş gibi olmaya çalışıp, kadını anlamaya çalışmakla geçer zamanları… Bizi o an için hissedemeseler bile anlamaya, ayak uydurmaya çalışırlar… Bizim 9 ay boyunca farkına varmadan sindirerek üzerimize aldığımız “annelik” rolünün, sürecinin aksine babalar 9 ay sonunda birden kucaklarına uzatılan “nur topu”  gibi bir bebek ile “babalık” kategorisinde bulurlar kendilerini…

İşte bu yüzden baba olmak çaba gerektirir, zaman gerektirir… Baba olmak annelikten çok daha emek ister… O minik elleri avucuna aldığında sahip olduğun kadından başka bir canlıya daha sorumluluk hissetmektir baba olmak…Baba olmak güçlü olmaktır, bazen içine atmaktır sıkıntıları… Kendi kendine çözüm bulmaktır sorunlara… Baba olmak ağlayamamaktır… Sevdiğin kadın ağlasa da yanında, çocuğun göz yaşlarıyla gelse de kucağına, çok üzülsen de gösterememektir göz yaşlarını… Çünkü güçsüz görünmeyi kaldıramaz baba olmak… Kadın da çocuk da babaya dayar sırtını… Dayandığın omuzun hiç çökmemesidir baba olmak…Baba olmak dağ gibi olmaktır. Deniz gibi uçsuz bucaksız dururken bir liman gibi sığınaklı olmayı gerektirir babalık… Baba olmak cesaret gerektirir… Herkesin medet umduğu süper kahramandır baba…  Yuvayı anne kuş yapsa da evin direğidir baba… Aynı çatı altında atan başka bir kalpten daha mesul olmaktır… Baba olmak varlığınla tüm korkuları silmektir, sadece varlığınla o evde yarattığın huzurdur… Baba olmak umut olmaktır… Geleceğe, hayata, sevdiğin kadına, çocuğuna herkese güzel günler vadetmektir… Evladına her baktığında sevdiğin kadından bir parçayı onun yüzünde görmek, çocuğunu her öptüğünde onun kalbinde bıraktığın sevgi dolu izlerdir…

Zordur baba olmak… Emek ister…

Zoru başaran biri var hayatımda… Yaşamıma ışık tutan… Sırtımı dayadığım, sonuna kadar inandığım… Hem sevgilim hem hayat arkadaşım… Sonsuz teşekkürler varlığın için… Sonsuz teşekkürler emeklerin için…

Babalar Günün kutlu olsun…

Oğlun da ben de seni çok ama çok seviyoruz…

İki Yaş Dediğin…

Bu ay, yazılarını severek okuduğum ve yakından takip ettiğim Alternatif  Anne ‘ye konuk yazar oldum. Web sayfalarında yayınlanan yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Benim için çok keyifli bir yazı oldu. Bundan böyle ayda bir Alternatif Anne için yazıyor olacağım. Alternatif Anne‘ye bana bu fırsatı tanıdığı için teşekkür ediyorum…

2 yaş çocuğu ile zıtlaşmaya gelmez, direnmeye gelmez. Hep huyuna, hep suyuna derken anne baba çıldırma noktasına gelir gelmesine ama “çocuk” denen şey öyle bir şeydir ki bu noktaya geldiğinizde dahi yapabileceğiniz bir şey yoktur. Zira kendisini çok seversiniz! Her şeyden çok seversiniz!

Her anne-baba çocuğunu büyütürken farklı dönemlerinde zorlanmıştır, zorlanacaktır da. Benim oğlum yaklaşık 4 ay sonra 3 yaşına girecek. Bu sebeple daha bir şey görmediğimin farkında olsam da bu zamana kadar beni ne ilk doğduğu günler, ne emzirme dönemim, ne uykusuz geceler, ne de yürümeye başladığı o ilk dönemler bu kadar zorladı diyebilirim! Literatürde “Terrible Two” diye geçen bu dönem aynı zamanda biz ebeveynelerin de içelerindeki “Terrible Mom” ve “Terrible Dad” kavramlarıyla tanışmasına vesile olmuş, zaman zaman “ SABIR SABIR YAA SABIRRR” nidağlarıyla kendisini yatıştırdığı, hep yutkunup hep sabrettiği kutsal bir sınav dönemidir. Güzel haber şudur ki bu sınavı herkes geçer, ancak sınav sonunda anne babanın ruh sağlığı konusunda kimse garanti veremez!

Tamamen kendi tecrübelerimden yola çıkarak bu yaş grubuna ait şunları söyleyebilirim;

Öncelikle bu yaş grubu hali hazırdaki mevcut duruma karşıdır! Anarşik bir yapı sergileyerek mevcut düzene baş kaldırıp kendi bağımsızlıklarını ilan etmek isterler. Bu sırada sınırlarını ne kadar genişletebileceklerini ve karşı tarafın buna nereye kadar izin verebileceğini bilmediklerinden dolayı sizi test ede test ede ilerleyecektir. Benim bu konudaki hipotezim ise şöyledir; doğduktan sonraki 1 sene paket gibi her yere taşınan, yiyecekleri yemekten, uyku vakitlerine, banyo saatinden oyun saatine kadar her konuda kendisi adına ebeveynleri tarafından karar verilmiş olan çocuk 2 yaş döneminde geçen 1 senenin acısını çıkartmaktadır. Anne baba hükümdarlığındaki dönem çocuk biraz ortaya çıkıp insan olduğunu kavrayınca yönetime karşı isyanlar ve baş kaldırılar ile şanslıysanız 1 sene değilseniz daha uzun sürer!

Bu yaş grubuna yaranmak mümkün değildir! Örneğin sabahları kocaman gülen bir yüzle “Günaydın!” dediğiniz de bile “Gün aydın değill!!” diye geri cevap alabilirsiniz. İnatlaşmamak için “Peki, gün aydın değil” derseniz bu sefer de “Gün aydınn! Gün aydınn!!!” diye ağlayacaktır kendisi… İtiraz etmek ve karşıt gelmek şeklinde programlanmıştır bu yaş grubu. Caydırmak, korkutmak amaçlı restleşmeniz ters tepecektir ve bir süre sonra “Aman dediğini yapsaydım da çekmeseydim şunları, şimdi dediğim laftan geri de dönemiyorum ah benim aptal kafam! “ kıvamında dertlenebilirsiniz.

Fikirleri saniyelik olarak değişkenlik gösteren bu yaş grubu önce size aç olduğunu söyleyip sizin hevesle yemek hazırladığınızı gördüğü o dakikada yemek yemeyeceğini belirtebilir. “Tamam yeme” dediğinizde evde olmayan ve o an için yapamayacağınız bambaşka bir yemek isteyecektir kendisi! O an orada ne yoksa hep onu talep eder, ısrarcıdır.

Aşağıdaki fotoğrafta anne babanın yani benim ve eşimin uzlaşmacı tavrını reddeden ve sokağın orta yerine oturarak “gitmeyeceğmmm!” diye direten oğlumun fotoğrafını bu yaş grubunun en tipik örneklerinden biridir.

Annenin eli havada kalmış, babanın bakışları ise tükenmişti… 2 yaş sendromlu çocuk ise uzlaşmaya niyeti olmadığını beden diliyle açıkça ifade etmiş kararldır.

Bu dönemde akıl sağlığımıza mukayyet olmamız dileğiyle tüm anne babalara sevgilerimi iletiyorum…

Babalar ve Oğullar

Doruk’a “Bugün Babalar Günü Doruk” dedim. “Babaalar Günü müü?” diye cevap aldım. Genelde aklına yatmayan anlayamadığı bir şey olduğu zaman benim cümlemi soru cümlesi şeklinde bana geri soruyor. Ee ne anlasın yavrucak. Ben yine de devam ettim; “Evet Babalar Günüüüü, hadi öpelim kutlayalım babayı…”

Sonra düşündüm ki hani Doruk’un şansı olsa da babasına bir şeyler yazabilseydi şimdiki haliyle neler yazardı, neleri dile getirirdi… İşte bu mektup 2 yaş 8 aylık oğlundan babasına bu düşünceyle yazıldı;

Babacığım,

Baabaaa, şimdi bugüün pazaa(pazar) sabahı ya annee uyusun biz seninle logo oynayalım mı? Sen bana uçak yapaa mısın?

Baba, ben seni çok seviyouum.Seninle oyun oynamak çok zevkli… En çok da senin ayabanı kullanmayı seviyoyum. Sen ayabayı park etmeden koltuğumdan kalkamam mı? Nedeen?Park edince koltuğumdan kalkabiler miyim? Söyley misin? Nedeen? Ayaba durunca ben kucağına otuyup diyeksyon (direksiyon) çevirip arabayı payk(park) edebiler miyim? Ben ayabanın motorunu sormuştum sen bana ayabanın önünü açıp motoru göstey miştin mi? Bi daha bakabiler miyim? Anne beni kucağına alsın, sen ayabayı çalıştıy ben motora çalışıyken bakıyım. Olar mı? Bi de yedek pastik (yedek lastik) neede (nerede) duruyor onu da gösteyiy misin?

Hafta sonu olunca paya (para) atmalı arabalara gidelimmm ama sen beni iş makinası olana götüy tamam mı baba? Öbürlerini çok semiyoum, iş makinası seviyoyum.

Annem “Bugün Babalar Günü” dedi. Seni öpüp kutlamamı söledi (söyledi). Babalar Günün Kutlu olsun babacım…

Sokakta yüyüyken beni omzunda taşıdığın, kongıyeden(kongreden) dönerken kocaaman bi iş makinası aldığın, evdeki elektiyikli ev aletlerini incelememe ve seninle birlikte kullanmama izin veydiğin(verdiğin), benimle tamircilik oynadığın ve dolabı tamiy edeyken benden yardım(!) istediğin, kaapuzun en güzel yerini bana ayırdığın, annemin ‘hayır’ dediği şeylere bazen boş bulunup ‘evet’ dediğin, benimle her pazar sabahı simit almaya gitiğin, legodan uçak, çöp arabası, vinç yaptıın(yaptığın) ve ben hastayken beni doktora götüyüp “geçicek” dediğin için teşekkür ederim.

İyiki sen babam olmuşsun.

Doduk Efe Diyik

Benim Annem

Benim annem hem anne hem baba oldu bize… Şartlar öyle gerektirdi… Tüm aile ve yakın ahbaplarımız hep yanımızdaydı belki ama akşam olup da herkes evine çekildiğinde 3 kişilik oluyordu bizim dünyamız. Çocukları hakkında karar vermesi gerektiğinde ise aslında tek başınaydı annem… Bazen bir gelecek kaygısı basardı beni, başlardım anneme Doruk gibi sorular sormaya… Cevabını annemin bile bilmediği sorular olurdu içinde… Belli ki annemi de basardı bu kaygılar… Çünkü sadece “merak etme kızım ben varım” deyip sarılıp öperdi beni… Öyle verirdi cevabını… Annem en güçlü ve en zayıf yanımdı benim… Hala da öyledir…O üzülünce en çok ben üzülür o sevinince en çok ben sevinirim…Candan Erçetin’in şarkısında dediği gibi “annem yanıma kalandır”…

Doruk normal doğumla doğdu. Her doğum gibi saatler süren sancılar, ağrılar bitip de onu daha göbek kordonu bile kesilmeden öylece kucağıma verdikleri o an tarifsiz duygular sardı dört bir yanımı… O andan sonra tüm kimyam değişti zaten… Ağlamama engel olamıyordum, minik ellerini öpüyor, saçlarını kokluyordum… Ona bakıp bakıp ağlıyordum… Günlerce ağladım…Onu nasıl bu kadar çok sevdiğim için ağladım, karnımın üzerinden hissettiğim o minik topuklar şu an avucumun içinde diye ağladım, çok güzel diye ağladım, ben onu çok seviyorum şimdi ne yapacağım diye ağladım, o benim canım diye ağladım, Allahım iyiki ona bana verdin teşekkür ederim diye ağladım… Tıpkı o gün gibi bugün de bu duygular hala içimde… Hala Doruk her ağladığında ya da o her güldüğünde onu bugün o hastane odasında kucağıma verdikleri an gibi atıyor kalbim… Doruk’tan sonra artık biliyorum ki bu hayatta beni en çok annem sever…Biliyorum ki bana üzülürse bir tek annem üzülür…Biliyorum ki bir gün herkes gitse, bir gün herkes sırtını dönse bana yine kollarını açmış bir tek annem bekler beni… Bu Cuma babamın ölüm yıl dönümüydü… Doruk hastalandı, koşa koşa eve gidip onu doktora götürdüm, çok iş vardı doktordan sonra işe geri döndüm, Doruk tüm gün ağladı neredeyse, zor bir gündü… O gün de her gün gibi annemle telefonda konuştuk ama hiç bahsetmedik bu konudan… Kimseye bir şey demedim… Abim akşam bize geldi ama ikimiz de konuyu açmadık… Devrim’e bile söylemedim…Kimseye hatırlatmadım…

Şimdi bugün buradan hem babamı anmak hem de baba gibi güçlü, anne gibi şefkatli güzel anneme yazmak istedim. Bugün anneler günü… Benim sana hediyem bu şarkı olsun anneciğim, seni çok seviyorum…

Sabır Çiçekleri

Pazar gecesi Doruk neredeyse hiç uyumadı. Eee o uyuyamayınca kim de uyuyamıyor? Evet doğru cevap; anne de!

O gece hadi evi topluyorum, hadi buzdolabına da el atayım, biraz da bilgisayarda takılayım derken zaten saat 01:00 gibi yatmıştım. Yarım saat içerisinde Doruk’un korkunç ağlamasıyla fırladım yerimden. Süt istiyordu; geceleri süt vermek istemiyorum çünkü gece beslenmesinin hem dişleri için hem de gelişimi için doğru olmadığını düşünüyorum. Ama inatla “milk milk” diye ağlıyor (süte neden “milk” dediği ise ayrı bir yazı konusu…) Neyse bir şekilde evde “milk” olmadığına ikna ettim onu, bu arada Devrim de ayakta tabii ama baktı ben hallediyorum devrildi yatağa…Neyse tam uyudu derken yarım saat, kırk beş dakika içinde ikinci bir ağlama krizi, bu kez “salonda uyuycam anne kalkk anne kalk, kalk, kalk, kalk…kalkkk!!!” diye ortalığı yıkıyor. Salonda uyumak da nereden çıktı bile diye soramıyorum kendi kendime zira bu dönemde ne sorsanız cevabı; “İKİ YAŞ SENDROMU!” Kalkarsın salona gidersin, bu arada Devrim yine ayağa kalktı ama görüyorum içten içe sinirleri hopluyor. Doruk çığlıklar içinde babasının kucağına sonra tekrar bana geçiyor ama ne istediğini de anlayamıyoruz, çılgınca bir ağlama! Salonda kanepenin üzerine yatınca ağlaması susuyor gibi oldu. Sustuğunu görünce Devrim geri yattı. Daha yarım saat bile geçmedi ki bu sefer “odamda yatcammm, anneee odamda yatcammm!!!!??” Diyorum ya kamera şakası gibi yaşıyoruz biz ama işin acı kısmı ŞAKA DEĞİL bu! “Sabırla koruk helva olurmuş” deyip onun odasına yürüdük. Zaten gücüm kalmamış haldeydim…Karanlık filan demeden odasına doğru yürüdü Doruk, ben de arkasından…Bu arada bu anlattıklarımı arka planda sürekli ağlayan bir çocuk sesi eşliğinde hayal etseniz beni anlar mısınız acaba? Odasındayız bu sefer “odamdaki oyuncakları salona taşıyalım anneee!!!!” diye ağlamaya başladı, hoş susmuyor zaten ‘tutturmaya başladı’ desem daha iyi olacak. Kocaman bir köpeği var adı “Cino”, onu kulağından sürükleyerek salona taşıdı! Sonra tekrar “annee benim yatağımda ikimiz uyuyalım, böööööh baaawww” diye ağlıyor ve Cino’nun kulağından sürüyerek tekrar odasına taşıdı. Ben onunla inatlaşmadan sessizce yüzüne bakıyorum, yaptığının farkına vardı sanırım, birden susup iç çekerek elimden tutup “anne gel anne gel” diyor ama ağlamasına da engel olamıyor. Neyse saat artık 04:00 filan olmuştu ki Doruk’un yatağında onunla uyumak için kıvrıldım…Onun üzerini örttüm ama ben üşüyorum tabii…Kalkıp kendime bir battaniye alayım diyorum bırakmıyor beni… En son “neyse o uyuyunca alırım” diye beklediğimi hatırlıyorum. Sabah saat 07:00’da telefonun alarmıyla uyandığımda Doruk’un kocaman Cino’su aramızda yatıyordu ve üzerimde bir battaniye vardı. Belli ki Devrim üzerimi örtmüştü…

Bu pazartesi bana çok zor geçti…Doruk sabah “anne ben gece çok ağladım mı?” diye sorarak benden kendince özür diledi. “Neden ağladın anneciğim?” diye sorduğumda ise yine “çok ağladım mıı??” cevabını aldım. Belli ki o da bilmiyordu cevabını…Belki de yoğun ve dolu dolu yaşanan bir pazar günün ardından düzeni bozulan çocuk tepkisiydi. Pazartesi sabahı beni ofiste gören herkes gece Doruk’un uyumadığını tahmin edebiliyordu zira sürünüyordum. Bu sırada pazartesi sabahı bana bir çicek geldi…çok güzel beyaz lilyumlar… Bayılırım en sevdiğimden…Öyle güzel korkarlar ki… özel bir gün filan da değildi bu yüzden telaşla zarfı açtım. Zarfın içinde “Dünyanın en sabırlı annesine…” yazıyordu…

Eşimi aramak için telefona sarılırken içerisinde ‘annelik’ geçen herhangi bir şey için hali hazırda bekleyen o damlalara da engel olamadım…

Bir Dil Bir İnsan

Çocuktan sonra insanların yaşam tarzı değişiyor değişmesine ama bu öyle böyle bir değişim değil. Hayatın her alanında yaşanan bir değişimden bahsediyorum. Hani insanın kendi iç dünyasından tutun da çiftlerin kendi aralarındaki konuşma şekillerine kadar etkisi görülen bir değişim bu…

Mesela bundan 5-6 ay önce Doruk tam da 2 yaşına yeni girmişken ilk ezberlediği şarkıyı öyle çok söylüyor ve söylettiriyordu ki artık beynime nasıl işlenmişse bir gün kendimi iş yerinde masamda oturmuş ekranda bir şeylere bakarken elimle de tempo tutar bir şekilde “Mini mini bir kuş donmuştu peeeenceeremee konmuştu, aldım onu içeriye cikkk cikkkk ciikk ötsün diyeeeee….” şarkısını yüksek sesle söylerken yakaladığım oldu!!!! Hoş, hala da oluyor… Tabii artık Doruk’un yaşı ilerledikçe repertuarı da zenginleştiği için şarkılarım da çeşitlik kazanmakta. En son ofis koridorlarında “Kuuu vakkk vakkk vakkk, kuuu vaakk vaakk vak kuyruğun neredee?!!!??%%/(-)!!” şeklinde şarkı söylerken yakaladım kendimi…Çabuk uyandım, kimse duymadı ve kimse şahit olmadı çok şükür! Ya da eşinizle aranızda şöyle bir konuşma geçebiliyor; “Babasıı, Doruk’la giderken yolda dönenleri gördük, biraz durduk onları seyrettik.” Şimdi normal bir insan şu cümleden ne anlar bilemiyorum zira bizim anne-baba olarak anlayışımız gayet net bu cümle için. Çünkü Doruk sanırım daha 16-17 aylıktı rüzgar türbini, rüzgar gülü, yel değirmeni tarzında dönen her cisimi “dönen” diye ifade ettiği için artık bizim için de onların resmi adı “DÖNEN”! Ya da eşim bana şöyle bir cümle kurduğunda neden bahsettiği gayet anlaşılır benim için; ” Ceydaaa koşş, hani Amakimada konsere gittiğimiz yer var yaa onu gösteriyor televizyondaa…” “Amakima mııı?!! O da ne kii?!!&%??!” diyemiyorum maalesef çünkü “AMAKİMA” Doruk dilinde Amerika! Bu sebeple bizim için de “Amakima” orası! Mesela geçen gün eşim bir alış-veriş merkezinde güvenlik görevlisine ” Affedersiniz, para atmalı makinalar nerede acaba?” dediği an uyanıp sorusuna ilave bir açıklama gereği hissetti sanırım ki cümleye şöyle devam etti; “ıııııı…yani şeey….hani çocuklar için para atılınca çalışan arabalar var ya…yani çocuklar için oyun alanı gibi olan yer !?!!^&&//+&%?” Çünkü Doruk bu oyun alanını “PARA ATMALI MAKİNELER” olarak kodlamış beynimize! En son sofrada duran kaseyi gösterip “Annee bu gıcıık mııı?!” dediği an karı-koca olarak başımıza gelebileceklerden korktum gerçekten. Çünkü çocuğum “CACIK” demek istiyormuş!!! Yani anlayacağınız yakında biz restorana gidip şöyle bir sipariş de verebiliriz; “Üç porsiyon köfte iki kase de “GICIK” lütfen!” Eee bir dil bir insan…

Söz

İlk kez babamdan görmüştüm fotoğraflar albüme nasıl özenle yerleştirilir. Kastamonu’dan Ankara’ya taşınıyorduk. Evdeki çoğu eşya toplanmıştı. Babam babaannemden aldığı ve belki yıllardır albüm yapmak ümidi ile bir köşede sakladığı fotoğrafları bu bahane ile albüm haline çeviriyordu. Sanırım 9 yaşındaydım. Babamı koltuğuna oturmuş, bir kutunun içerisinde dağınık duran siyah beyaz fotoğrafları tarih sırasına göre ayırdıktan sonra eskinin üzeri jelatinli, geniş albümlerinden birine yerleştirirken hatırlıyorum…Kutunun içerisindeki karışık fotoğraflardan bir tanesini bana uzatarak kendi babasını gösteriyor…Babam gibi uzun boylu ve güçlü yapılı bir adam… Emin değilim ama ya benim doğduğum sene ya da bir kaç sene sonra vefat etmiş büyükbabam. Onu hep fotoğraflardan gördüm…Tanımayı çok isterdim… Babam fotoğrafları tarih sırasına göre özenle yerleştiriyor albüme…Hatta yanlarında senelerini de yazıyor. Ancak sayfanın jelatinini kapatmadan önce elindeki küçük beyaz etiketlere bir iki satır not yazıp o sayfaya yapıştırıyor. Notlar kısa ve öz; “Ben 13 yaşımdayken…” gibi ya da “Karne Tatili” gibi… En çok o küçük notlar için sabırsızlandığımı ve “acaba şimdi babam ne yazacak?” diye merakla beklediğimi hatırlıyorum… Fotoğraflar babamın yazdığı küçük notlarla birleşip zamanımıza geri geliyor sanki…Her fotoğrafın arkasındaki hikayeyi merak ediyorum ve babamın o küçük notları benim hayal dünyamı aralayan bir kapı oluyor… Notlar o siyah beyaz fotoğraflarda çoğunu tanımadığım ya da tanısam bile benim tanıdığım hallerine benzemeyen, o genç insanları canlı kılıyor hayalimde, ruh veriyor onlara sanki… Giyinişlerini inceliyorum, duruşlarını, sanki o fotoğraf sırasındaki konuşmaları duyuyorum… Bazısının kolyesi hoşuma gidiyor ya da yakasındaki broşa takılıyor gözüm…Her şey tuhaf geliyor…Aslında en çok babamın gençlik hallerini görmek tuhaf geliyor… Fotoğraflardaki kesinlikle tanıdık biri, ama benim babam gibi değil… Baba demek için çok genç ama çocuk demek içinse oldukça olgun bakıyor…Babamın gençlik fotoğraflarına bakarken yüzümde bir gülümseme beliriyor. Mühendislik Fakültesinin bahçesindeler…İspanyol paça pantolonlar…Saçlar yandan taranmış… Arkadaşlarıyla omuz omuza sarılmışlar, en uzun boylusu babam…Hepsinin yüzü kameraya bakmıyor, kimisi yanındakine bir şeyler anlatıyor hala…Babamsa bana bakıyor ve gözlerinin içi parlarcasına gülümsemiş…

Babamın annem için hazırladığı fotoğraf albümü geliyor aklıma…Annemle babam nişanlılarken babam anneme hediye etmiş bu albümü… Zira birbirlerini bulduklarında annem lise babam ise üniversitede olduğu için, sonrasında babamın askerliği, annemin üniversite mezuniyeti vs. derken tam 7 sene nişanlı kalmışlar. Ne büyük aşk! Albümün her sayfasında babamın bir fotoğrafı ve her fotoğrafın altında da anneme yazılmış bir dörtlük var. Dörtlüklerin kimisi komik; güldürüyor okurken…Kimisiyse duygusal… Fotoğraflar dörtlüğe uygun çekilmiş…Mesela bir tanesinde babam üniversitenin amfisinde sıraların üzerine çıkmış, elinde meşhur T cetveli…Sanki gitar çalar gibi tutmuş, biraz çılgın duruyor. Ayakları havada zıplamış gibi… Altındaki dörtlüğün ise sadece son kısmı aklımda “….işte senin aşkından deli divane olmuş ben, şu halime baksana…” yazıyor. Albüm belki 10- 15 sayfadan oluşuyor ama her fotoğraf ve dörtlük bir roman okuyormuşsun hissi yaratıyor…

“Hayat sadece fotoğraf karesine sığdığı kadar görünüyor diğerlerine ve sadece onlar kalıyor geriye…” diye düşünüyorum…Sonra o gece, oğluma aynı babamın yaptığı gibi küçük notlar yazarak bir albüm hazırlamak için söz vererek yatıyorum yatağıma…

Dondumaa!

Evde çocuk olunca her türlü olay, sahne normal geliyormuş bir süre sonra…Mesela bizim evde bu sabah (YANİ PAZAR SABAHI, yani hani insanların uyuyup dinlendiği işe gitmediği sabahlardan olan, hani saat 10′ lara kadar uyuduğu PAZAR SABAHI!) şöyle bir şey oldu, olabiliyor yani…Ev halkı olarak mis gibi keyifli bir uyku çekerken birden “DONDUMAAAA, Donduuma yiceeem ben Dondumaaa!!!!” diye ağlayan bir çocuk sesiyle uyanabiliyorsunuz. Sabahın 06:45’i ! PAZAR SABAHI ! 06:45! Ben hafta içi işe giderken bile saat 07:00’da uyanıyorum…Kaldı ki hafta içi bıraksan saat 08:00′ a kadar uyuyan çocuk değil mi bu çocuk? Hani ben zorla uyandırıyorum, sırf işe gitmeden önce onunla biraz fazla vakit geçireyim diye… Ama bugün hafta sonu! Saat sabahın 06:45’i! PAZAR SABAHI! “Dondurmaaa yiycemmmmm!!! ” diye ağlayan bir çocukla “merhaba” diyoruz yeni güne. Aslında saatten çok uyanma şeklinde takılıyorum. Zira çocuktan sonra “uyku” kavramını daha çok onun sonuna eklenen ve o nesneye yok olma, bulunmama durumu bildiren “-suzluk” eki eklenmiş haliyle tanır oldum. Tamam uyandık ama dondurma nereden çıktı??? Sabahın köründe? “Rüyanda mı gördün bee evladım?!” lafı ilk defa bu kadar uyuyor bir şeye! Kalkıyoruz, gözümü zor açıyorum. Eşim kalkıyor ama yok yine devriliyor yatağa, bana bir güç geliyor, hoş isterse gelmesin bu arada bizimki ortalığı yıkıyor “DONDUMAAAAAAAaaaa!!!” Ağlıyor ağlamasına da gözleri kapalı, belli ki ona bile zor geliyor gözünü açmak düşünün! Yine de “uyuyor hala galiba, yoksa rüya mı görüyor” diye düşünüyorum ama yok uyumuyor. Yarı ağlamaklı bir şekilde bana diyor ki; “Annee kakk, ben sana dondumanın yeyini gösteicem.” “Zaten tek eksiğimiz, tek sorunumuz buydu, ben dondurmanın yerini bilmiyordum; sağolasın oğluşum” diyorum içimden. Buzdolabına götürüyor beni, buzluğu açtırıyor. Tamam o çocuk. Çocuktur, her şeyi ister değil mi? Saat bilmez, zaman bilmez hep şansını dener ve sınırları zorlar değil mi? Peki ya bana ne demeli? Yani bu hikayede anne de bir garip! Sabahın 6.45’inde yataktan dondurma diye ağlayan çocuğuna dondurma veren bir annesi var benim oğlumun! Hani bu devenin neresi doğru ki demezler mi adama!

Yorgun Kafa Yorgun Beden Yaratır

Geceleri halen minimum 2 kere uyansam da sabaha kadar beşik salladım diyemem, fazla mesai yapmıyorum, bütün evi indirip temizlemedim ya da ne bileyim her gün 100 m. koşmuyorum, o çok hayalini kurduğum 3 çocuk annesi de değilim henüz ama çok ama çok yorgunum… Kendimi bırakmak istiyorum, hiçbir şey yapmadan öylece durmak istiyorum. Sabah çalan saati dövmek ya da pencereden atmak sonra da çocukluğumuzun dizisindeki Tatlı Cadı Samantha gibi burnumu oynatarak olduğum yerden her şey olsun istiyorum ama aslına bakarsanız benim burnumu kımıldatmaya bile gücüm yok… Sağlam kafa sağlam vücutta bulunuyorsa yorgun kafa da yorgun vücut yaratıyor diyebilir miyiz? Annemle konuşuyorum böyle, “Çok yorgunum anne” diye… “Gönül yorgunu derler ya öyle oldun sen kızım” diyor. Aslında kendisi de benden farksız değil ama o anne işte o yüzden bana teselli veriyor. Annem öyle deyince hah diyorum tam da aradığım lafı buldu annem; ben gönül yorgunuyum!

3 hafta önce bakıcı hüsranı ile başlayan ne olacak şimdi krizi, oğlum alışabilecek mi, ben ne biçim anneyim vicdanları, yeni bakıcı bulup alışma evresi, sabahları kapıdan çıkmadan önce yaşadığım “gitme anne gitme” yakarışları taşıyor bedenimden, bana ağır geliyor. Aslında beklediğimden daha kısa zamanda ve daha kolay aştık bu krizi diye düşünüyorum. Telefonda anneme ağlarken sakinleştirip güven vermeseydi, 2 gün içerisinde alelacele atlayıp gelmeseydi İstanbul’a, eşimin ailesi kol kanat gerip yanımızda olmasaydı ne yorgunu olurdum acaba? İnsan ailesinin kıymetini asıl çocuk sahibi olunca mı anlıyor acaba? Belki ancak o zaman görüyor ne zor büyüyor o küçük insan yavrusu…. Bu arada eşim tatile gidelim diyor, öyle uzun değil 3 günlük bir tatile, kafamızı dağıtalım, çok bunaldık bu ara diyor, hadi gel baş başa gidelim… BAŞBAŞA MII !!??!!? Hepsi güzel hoş da ben oğlumsuz tatile gitmem diyorum. Gülüyor bana, ikna oluyor ne yapsın. Hep birlikte tatile gidiyoruz. Çok cazip geliyor tatil fikiri. Şimdi onun hayalindeyim, yorulan gönlümüzü tatile çıkaracağız hep birlikte…