Orta Kulak İltihabı

Perşembe günü öğleden sonra ofisteyim, odama bir geldim ki masamın üzerinde duran cep telefonumda 4 cevapsız çağrı! Doruk’un okulundan aramışlar, bakıcı ablamız aramış, annem aramış! Bir sorun olduğu o kadar aşikardı ki önce hangisini arayayım diye panik bir şekilde telefon etmeye korkarak önce okulu aradım.

Telefonumu Doruk’un öğretmeni açtı. Ben artık nasıl panikle selam sabah vermeden “Doruk nasıl? Beni aramışsınızz!!” dediysem kadıncağız o kadife ses tonuyla beni sakinleştirmeye çalışır gibi “Ceyda Hanım merak etmeyin, ben zaten bakıcı ablasına da ulaştım, bir sorun yok” diye devam etti. Doruk okulda bir kaç kez kulağım ağrıyor demiş. Öğretmeni de anneannesi Ankara’dan geldiği için acaba eve gitmek için bahane mi yapıyor diye emin olamayarak “Biraz bekleyelim geçer belki Dorukcuğum” demiş. Bakmış Doruk ağlamaklı alt dudak düşmüş, gözler süzülmüş bu kez hemen beni aramış. Bana ulaşamayınca ki ben ofisteydim sadece telefonum masanın üzerinde kalmış, hemen bakıcı ablamızı aramış. Doruk’un öğretmeniyle konuştuktan sonra hemen evi aradım. Bakıcı ablamız üzerini giyinmiş Doruk’u almaya okula gidiyormuş. Ben de “Doruk’u aldıktan sonra hemen hastaneye gidelim, orada buluşalım” dedim.

Neyse 1 saat içinde hepimiz hastanede buluştuk. Tabii ben yol boyunca kendi kendime kızdım, sinirlendim çünkü 2 hafta önce Doruk’la oyun oynarken “anne kulağım ağrıyor” demişti ve biz o hafta için randevu bulamadığımız için ve Doruk bir daha da “kulak” lafı etmediği için unuttuukkk gittiii… İhmal ettik bu konuyu diye çok kızdım kendime…

Doruk okulun kapısında bakıcı ablasını görünce bir fasıl onun boynuna sarılıp ağlamış… Eve gelince kapıda anneme sarılıp bir fasıl da anneannesine ağlamış. Hastanede beni görünce bana da bir kucak sarıldı, dudak aşağı sarkıtıldı öylece durdu… Benim içim gitti tabii, ateşi de çıkmaya başlamıştı. Neyse sevgili doktorumuz Dr. Ebru Hanım sağolsun hemen bizi aradan aldı ve Doruk’u o tatlı öpe seve tarzıyla muayene etti; orta kulak iltihabı olmuş… Antibiyotiğe başladık, burun damlaları ve bir kaç ilaç daha… Muayene sonrası ben ofise dönmek üzere Doruk’tan ayrıldım ama çok kolay olmadı tabii; “anne gitmesen olmaz mı?”, “sen de eve gelsen olmaz mı?” şeklinde içimi kötü yaptı… Neyseki anneannesi olduğu için yine de çok üzerime gelmedi… O sırada babası da arayıp ben eve geliyorum deyince daha da kolay oldu. Ben de koşa koşa ofise geri döndüm…

O geceyi çok kötü geçirdi tabii… Sabahın 05:00’ine kadar ateşini düşüremedik. Arada sayıkladığı bile oldu, korkuttu beni… Ne o uyudu ne biz uyuduk. Bir de o ilaçları çocuğa içirmek kolay mı! Maymuna dönüyor insan çocuk ilaç içecek diye… Ne “timsah gibi ağzını açabilir mi acabaları” kaldı, ne “yok ben bu tarafa bakayım sonra bir döneyim kaşık boş olsun şaşırayım” demeler, ne “yok ilacın olduğu ölçü kabını buraya koyayım kendin nasıl içiyorsun bakalım, hepimiz alkışlayalımlar” vs. vs… Ya kardeşim ben hasta olunca annem babam aç ağzını ilaç içeceksin derdi açardım diye hatırlıyorum… Cuma günü Doruk okula gitmedi tabii, enerjisi fena olmamakla birlikte hastalığı devam ediyordu. Bense ofiste ruh gibiydim…

Bu sabah minik Paşamız bir keyifli bir iyi uyandı… Çok rahatladım ve mutlu oldum… Kavga dövüş ilaçlara devam etsek de gayet iyi görünüyordu. Odasında bir şeyler yapıyor diye hiç oralı olmadım. Zaten kendi kendine oyun kuran bir çocuk olmasına rağmen kendi kendine oynamayı sevmeyen bir çocuk olduğu için sürekli onunla oyun oynamak bazen gerçekten çok yoruyor beni… Bu sebeple kendi kendine bir şeylerle oynadığında hiç oralı olmuyorum…. Sonra içeriden “anneeee, bak arazi traktörü yaptımmmmm” diye seslendi… Odaya gittiğimde aşağıdaki manzarayı beklemiyordum!!!!

AraziTraktoru

Yatağın kenarlıklarını çıkarmış, kendine güzel bir rampa yapmış! Bir de kayak malzemelerinin olduğu dolaptan babasının kasını almış, koca kaskı minnacık kafasına geçirmiş! O rampadan aşağı doğru iniyor, parmaklıklar Doruk traktörle üzerine çıkınca kırılacak gibi esniyor ve arada traktörün tekerleği de patinaj yaptıkça inanılmaz keyif alıyor. Bugün uzun bir seyahate çıkan ve aklı oğlunda kalan babasına bu fotoyu çektim sonra da şöyle yazdım; ” Hiiiiiççç aklın oğlunda filan kalmasın, hale bak! Bu çocuk iyileşmiş arkadaş!”

Plansız Programsız

Bugün saat 16:00’da “artık onun da kendine ait küçük bir dünyası, kendi arkadaşları var” diye düşündüm. Ben ofiste, babası toplantıda o da kendi okulundaydı… Kreşe alıştırma döneminde okula gitmenin normal olduğunu, onun da arkadaşları, ortamı olacağını anlatmak için cümle içinde “….senin de artık kendi hayatın var Dorukcuğum” gibi 3 yaşına yaklaşan bir çocuğun anlayamayacağı bir cümle çıkıvermişti ağzımdan, “benim bi hayatım mı vaaar?” diye cevap vermişti bana çok gülmüştüm… Evet artık onun da bir hayatı olmuştu…

Biraz tersten başladım anlatmaya farkındayım, ama çok duygusal oldum bugün… Doruk son 4 aydır her gün saat 09:00-13:00 arası kreşe gidiyor. Kreşe başladığımız ilk günler yaşadıklarımızı, kendi çocukluğuma dönüp neden kreşe başlamak için 3 yaşını beklediğimi “Okullu Olduk!” ve “Ben Sevmemiştim” isimli yazılarımda dile getirmiştim. Başlangıç dönemi oldukça zor olmuştu. Bu yüzden de tam güne geçmek için yaşının ve şartların uygun olduğunu düşündüğüm halde cesaret edemiyordum açıkçası. Aynı şeyler olacak gibi geliyordu… Yine de geçen hafta bir durum yoklaması yapmak için “Öğle yemeğinden sonra biraz daha okulda kalmak ister misin?” diye sorduğumda kıyameti koparttı ki beni ablam yemekten hemen sonra alsın anne ben eve döneceğim diye. Gözüm iyice korkmuştu. Diğer yandan saat 13:00’dan sonra Doruk’un evde geçirdiği zamanın kalitesi düşmeye başlamıştı hatta bakıcı ablasıyla konuşup sürekli yeni kararlar alıyorduk birlikte, o da ne yapacağını şaşırıyordu çünkü bir yerden sonra o da Doruk’a yetmiyordu görüyordum. Okuldan gelince uyumuyor oyun oynarken de saat 16:00’da koltuğun üzerinde uyuyup kalıyordu. Hal böyle olunca gece yatmak da bilmiyordu.

Çözüm artık tam gün okula geçmekti. Cuma günü akşam iş çıkışı Doruk’un okuluna gittim. Bana kapıyı Doruk’un öğretmeni açtı, yine onu görünce kanım kaynadı ve birden sarıldım boynuna farkında olmadan… Birini sevmeye göreyim kendimi… Bir anne olarak çocuğunun adına karar verip uyguladığın seçimle mutlu ve huzurlu olmanın coşkusu belki de bu bilemiyorum… Sonuç olarak Salı günü yani yarın kademeli olarak (her gün yarım saat arttırarak) tam güne geçiş yapacaktık…

Bugün saat 12:55 gibi cep telefonum çalıyor; arayan bakıcı ablamız. Biraz şaşkın açıyorum telefonu çünkü genelde Doruk’u aldıktan sonra konuşuruz, oysa saat daha yeni 13:00 oluyor… Bakıcı ablamız gülüyor telefonda, şöyle ki; Paşamız öğretmenine yemekten sonra “biyaz daha buyada” kalmak istediğini, ablasının onu “almaya geç gelebilmesinin olar mı” olduğunu sormuş. Bunun üzerine öğretmeni de bakıcı ablamızı arayıp “durum böyle böyle şimdilik 1,5 saat sonra diyelim ama bir aksilik olursa haberleşiriz” demiş. İkimiz de nasıl mutluyuz tabii telefondan sarıldık birbirimize resmen…

İşte şimdi taa başa dönersek Doruk bugün saat 16:00’da hala okuldaydı. Ablamız onu almaya gittiğinde de “Yine de erken geldin abla” demiş. Bıraksan kalacak yani… Dediğim gibi artık onun da arkadaşları, öğretmeni, kendine ait bir dünyası var… Evin dışında başka bir dünya… Sabah olunca hepimiz bir yere gidiyoruz, akşam olunca buluşuyoruz evimizde… Gözlerim doldu bugün sıkça… Yazdıklarımı okuyan sanır oğlum ilkokula başladı… Pireyi deve  yapan ben değilim valla, bana kızmayın… “Annelik” denilen şeymiş bunların suçlusu!

Kreşe Alışma Süreci

Acaba anne olunca hep duygulanacak bir şey mi buluyor insan?

Ekim sonunda 3 yaşında olacak minik paşamız 2 hafta önce kreşe başladı. İlk gün ondan çok bana zor geldi sanki… Öğretmenimizle sohbet ederken cümlesinin bir yerinde “… biliyorum canınızın bir parçasını burada bırakacaksınız…” diye bir cümle kurdu. O anda göz yaşlarım dışarıya fışkırmak için hazırdı ama kendimi öyle bir bastırdım ki yüzümün kızardığını ve zor yutkunduğumu hissettim ve saçmalamamak için bu cümleye gülerek cevap verdiğimi hatırlıyorum… Ne dedim ve gülmemin sebebini neye bağladım bilmiyorum ama öğretmen bal gibi anlamıştır tabii…

Sonuç itibariyle kreşte 2. haftanın sonundayız. Bu 2 hafta nasıl geçti derseniz; duygu yoğunluğu, sabır, kaygı, yorgunluk, pes etmek, yeniden umutlanmak, yeniden pes etmek ve emin olmadığım anlık zaferler şeklinde özetleyebilirim.

Kreş öncesi oryantasyon sürecimiz günler öncesinden başta Mickey Mouse ve Cino ismindeki köpeği olmak üzere evdeki bilimum oyuncağı Doruk ile birlikte kreşe bıraktığımız oyunlarla başladı. Oyun sırasında sırasıyla olaylar nasıl gerçekleşecekse onları anlatıp kapıda Mickey Mouse’u öpüp öğleden sonra görüşürüz deyip ayrılıyorduk. Oyun sırasında bir şey yoktu da gerçek hayata geçince benim soru amirim muhteşem sorularıyla içimi cız ettirdi…

İlk günden bir gün önceki soruları aynen sıralıyorum; “Anne beni yuvaya bıyakıcan bi daha da hiç gelmiycen mi?”, “Ya ben oyda yolumu kaybedersem ne olur?”, “Çişim gelince kime söylüycem?” “Öğretmen beni çişe götürebiliy mi?”, “Çişimi yapayken bana bakaysa ayıp olmaz mı?” “Çok arkadaşlar olarsa, oyuncağımı isterse, vermezsem ne olar?”

İlk soru beni mahvetti tabii… Onu sardım kollarımın arasına… Uzun uzun oradaki bütün çocukların annesinin sabah çocukları güzel oyun oynasınlar, güzel vakit geçirsinler diye yuvaya getirdiğini, öğleden sonra kendisini ablasının alacağını, birlikte evimize geleceklerini, biraz da kendi oyuncaklarıyla oynayacağını zaten sonra benim işten döneceğimi anlattım. Tabii benim söylediğim her cümle soru cümlesi olarak bana geri döndü ama sonunda rahatlamış, daha huzurlu görünüyordu…

Öğretmenimiz ilk gün kreşten zevk alsa bile sadece 1 saat vakit geçirmesinin uygun olacağını söyledi. Oryantasyon süreci böyleymiş. İlk bir hafta çocuğun durumuna göre her gün yarım saat arttırarak ilerliyorlarmış. İş yerinden izin aldım. Doruk, ben ve bakıcı ablamızla birlikte okula gittik. Doruk bana yapışık bir halde hem bahçedeki oyuncaklarla oynamak istiyor hem de “hadi anne, hadi..birlikte oynayalım” deyip duruyordu. 1 saatin sonunda hep birlikte kreşten ayrıldık. Ben işe onlar eve döneceklerdi ama Doruk beni bırakmak istemiyordu. 10 dakika boyunca onunla konuşup ikna etmeye çalışsam da yine arkamda ağlayan bir çocuk bıraktım. O gün işe çok moralim bozuk gittim…

İkinci gün ablamızla Doruk birlikte gittiler yuvaya. Zira benden ayrılması daha zor olacak gibi görünüyordu. İkinci gün de sonuç vermedi ve üçüncü gün de… Sonrasında 30 Ağustos tatilinden faydalanıp bir gün de izin alarak hafta sonuyla birleştirip 4 günlük bir tatil yaptık. Aslında bu tatilin kreşe alışma sürecinde hiç de iyi bir fikir olmadığını ve başa döneceğimizi biliyorduk ama eninde sonunda yuvaya alışacaktı her çocuk gibi…

Tatilden sonraki pazartesi, salı ve çarşamba günleri de Doruk ablasını bırakmak istememişti ve yuvada onunla birlikte kalmıştı. Çarşamba günü okulun pedegogu beni aradı. Uzun uzun konuştuk, arkasından bir de Doruk’un öğretmeniyle telefon konuşması yaptık. Doruk bana sorduğu soruları onlara da soruyormuş. Benim oğlum yaş tahtaya basmaz. İki taraftan da kontrol etmek istemiş belli ki durumu:) Çarşamba günü eve dönünce bakıcı ablası, ben ve Doruk drama oyunu eşliğinde kreşe gidiş ve kapıdan ayrılma sahnelerini oynadık hep birlikte. Doruk bu oyundan inanılmaz zevk aldı. Perşembe günü ise kapıda ablasına “sen marketten alacaklarını al çabucak gel tamam mı?” deyip okulda tek başına kalmış. Öğlen ablası onu almaya gelince de öğretmenine dönüp ” bak gördün mü hiç korkacak bir şey yokmuş” demiş sanki korkan kişi öğretmeniymiş gibi… Öğretmeni gülerek anlatıyordu bana bunu telefonda…

Şu anda paşamız haftanın 5 günü saat 9:00- 12:30 arası yuvaya gidiyor. Geçtiğimiz hafta yine bir ara kapıda mızmızlık yapsa da artık olayı kavradı. Ortamda kendini güvende hissediyor.

Şimdi her akşam eve gelince önce ben ona iş yerimde olanları anlatıyorum(!) sonra o bana yuvada yaptıklarını anlatıyor… Bana öğrendiği tekerlemeleri söylüyor, o gün yaptıkları çalışmaları gösterip benim tepkimi merakla izliyor, hoşuna gidiyor…

Yukarıdaki fotoğrafı ablası okul çıkışında çekmiş ve bana da sms atmış göndermiş sağolsun. Nasıl hoşuma gitti, ne kadar mutlu oldum… Fotoğraftaki minik adam doğduğunda gözünü bile zor açan minik yavrum değildi artık, o çok büyümüştü bu üç senede…

Ben Sevmemiştim

Kaç yaşındaydım bilmiyorum, herhalde 4 filandı. Annemin öğretmen olduğu lisenin anaokuluna gidiyordum. Öyle çok güle oynaya gittiğimi hatırlamıyorum. Okula gitmek için sabahları sabırsızca yataktan zıpladığımı da… ama gidiyordum.

Okulda en sevmediğim şey öğle yemeğinden hemen sonra dişlerimizi fırçaladığımız gibi pijamalarımızı giyip uyku moduna geçmemizdi. Uyumak kesinlikle istemezdim. “Uyku vakti” dediklerinde daha bir zıplayasım daha bir oynayasım gelirdi. Sonra öğretmenim bir gün benden bezip “Tamam peki uyuma ama ayakta dolaşamazsın, yatakta sessizce yat sadece” deyip devam etti; “Senin yatağını duvar kenarına koyalım, kimse senin uyanık olduğunu görmesin.” O bir saat boyunca sıkıntıdan yattığım yerin duvar kağıtlarını yırttığımı hatırlıyorum. Pek bir eğlenceliydi. En azından o sessizlikte ve uyur gibi dururken yapılabilecek en eğlenceli şeydi… Herkes uyanıp da yataklar kalkınca benim yaramazlığım da ortaya çıkmıştı ve öğretmenim kızmıştı bana. Annem de aynı okulda öğretmen olduğu için annemi çağırmışlardı sınıfa… Ben anaokulu için hiçbir zaman çıldırmadım. Öyle çok zevk aldığım bir yer olmadı. Ama ilkokulu çok sevmiştim, her gün okula gitmek için can atıyordum. Hatta öyle can atıyordum ki daha önce “Okullu Olduk” başlıklı yazımda bahsettiğim gibi ilkokula erkenden başlamıştım. Hoş keyifli erken okul dönemim de sevgili öğretmenimin(!) küçük bir darbesi ile mahvolmuştu. Kulakları çınlasın…

Yani diyeceğim şu ben anaokulunu çok sevmediğim için Doruk Paşa’dan da çok umutlu değildim açıkçası ve her şeye hazırlıklıydım. Yaklaşık 1,5 haftadır da uğraşıyoruz ve tablo biraz karamsardı. Adım adım bu süreci de yazacağım ama en son geçen perşembe ve cuma günü ilk defa bakıcı ablası yanında olmadan öğle yemeği saatine kadar arkadaşlarıyla vakit geçirdi. Kreşteki ikinci gününde “anne baaaaak, faaliyet yaptık” diye bana bu maskeyi getirdi. Maskenin arkasında isimi yazıyordu. Oğlumun adını kendi uğraştığı bir şeyin üzerinde okumak sebepsiz ve tarif edemeyeceğim bir nedenle mutlu etti beni. İsminin yazdığı yerin altına o günün tarihini de attım. Onun için saklıyorum bu maskeyi…

İleride ölmez sağ kalırsam üniversiteye başladığı ilk gün bir iki güzel satır yazıp okul hayatına atıldığı ilk gün yaptığı bu maskeyi ona geri vermeyi istiyorum…

Hangi Anaokulu?

Çocuktan sonra ya seneler daha bir hızlı geçmeye başladı ya da ben artık zaman kavramımı iyice yitirmeye başladım?! Bizim oğlan bir kaç ay sonra 3 yaşında oluyor! Daha yeni doğmamış mıydı bu çocuk? Ayrıca ben neden tam da yaşlılar gibi kendimi böyle sorular sorarken ve “zaman çabuk geçiyor” muhabbeti yaparken buluyorum!?? alalalaa…

Neyse söyleyeceğim şu ki Doruk’un artık kocaman bir çocuk olduğunu görmek, onunla sohbet etmek, “Annee, aklıma bir fikiii geldi!” ya da ” Peki, bununla oynamaya ne dersin!?” gibi büyümüş konuşmalarını duymak çok keyifli!

3 yaşı ile birlikte hem Doruk için hem de bizler için yeni bir dönem başlıyor… Böylece evimizin yeni bir krizi var artık! ya da benim krizim de diyebiliriz, zira kocam bu konuda oldukça sakin davranıyor; eve yakın, bizim kriterlerimize uyan iyi bir okul bulacağımıza emin ama ben tam bir panik atak halindeyim. “Hangi okul olacak?” sorusuna cevap bulabilmek için çalışan her anne gibi hafta için mümkün olmayan vaktimden vakit yaratıp kapı kapı okul dolaşıyorum şu ara.

Tabii öncesinde biraz çalıştım bu konuya. Okullara gidip görüşmeden önce internet üzerinden araştırma yapıp bir çok yazı okudum. En çok da Blogcu Anne’nin Anaokulu ararken dikkat edilmesi gerekenler isimli yazısı çok yardımcı oldu. Sonra oturdum kendime bir excel listesi oluşturdum. Listeye aradığım kriterleri girdim ama çok detaylandırmadım açıkcası. Basit ve sade bir liste olsun istedim. Şimdi o listeye gittiğim veya gitmeyi planladığımız okulları, okulların nereye bağlı olduğunu, görüştüğüm kişileri, okul saatlerini, fiyat bilgisini ve en son olarak da kararımı “evet”, “hayır” diye yazıyorum. En sonunda oturup “evet” olanları değerlendireceğiz. Hoş zaten şu anda kadar sadece bir tane evet var listemde ama onun da saatleri uymuyor. Çünkü okul saat 17:00’da bitiyor oysa ben işten 18:00’da çıkıyorum!

Bugün umutsuzluğa kapılmışken bulduğumuz başka bir okulun kurucusu ile yaptığım telefon görüşmesi beni biraz ümitlendirdi… Bunu söylemek için çok çok erken olsa da telefonda aldığım cevaplar kulağıma hoş geldi ve umut bağladım bu okula… Bu hafta okulu görmeye ve kurucusuyla tanışmaya gideceğim. Hani bazı insanları hiç görmeden sadece telefondaki konuşmanızla seversiniz ya, işte ben de sevdim sanki bu okulun kurucusunu… Bakalım neler olacak… Artık hayatımız değişiyor hissediyorum…

Kriz Dönemi

Herkesin hayatında kriz dönemleri olur ve olacaktır bu konuda yapılacak bir şey yok ama konu şu ki neden sorunlar tek tek gelmez? Murphy Kanunları (http://tr.wikipedia.org/wiki/Murphy_Kanunları ) diye bir şey varsa geçtiğimiz Mayıs ayı içerisinde mevcut yazılı kanunların hepsini birer birer yaşayarak test etmenin yanı sıra üzerine yenilerini yazacak potansiyele de sahip oldum!

Kısaca özetlemek gerekirse Mayıs ayı gündemimiz Doruk’un biberon bırakma macerasıyla başladı. Hiç böyle bir planım yoktu aslında ama bahçede yere attığı biberonunun üzerinden Devrim yanlışlıkla arabayla üzerinden geçince (kulağa biraz garip gelse de böyle bir şey oldu:) işte bu fırsat deyip bir girişimde bulundum ve bomba elimde patladı! Öyle kolay değilmiş bu iş… Kabus gibi 1 haftanın sonunda kendi ellerimle “al çocuğum sütünü buradan iç” diye biberonu çocuğun burnuna dayarken buldum kendimi! 5 aydır çişini tuvalete yapan, bez kullanmayan ama kakası geldiğinde “anne bezimi bağla kaka yapcam” buyuran Doruk birden bire kendi kendine kakasını da tuvalete yapmaya karar verdi! İyi hoş çok güzel ama bu süreçte kabız oldu ki bu başlı başına bir olaydı…. Artık ben tuvalete giderken suçluluk hissetmeye başlamıştım neredeyse… Bu yetmedi aynı hafta bakıcımız hasta oldu telefon etti gelemiyorum diye, o gelemeyince ben de işe gidemedim tabii… İşler başımdan aşkın, evde Doruk’la çalışmak imkansız. Bu arada Doruk kabızlığın üzerine bir de grip oldu, sanırım bakıcımızdan geçti. Ondan sonraki hafta Devrim 1 haftalığına yurt dışına çıktı ve bingo tabii ki ben de grip oldum! Murphy iş başında! Doruk uyumaz çocuk hasta, benim ateş almış başını gitmiş ayakta duracak halim yok ama Doruk’u iyi etmeye çalışıyorum… Geceleri ayrı bir dert gündüz ayrı bir dert… Bir de üzerine grip ve stresten dolayı sabah uyandığımda sesim çıkmaz buldum kendimi! Sesim kısılmış! İş yerinde telefon etmem gerekiyor sapık arayan kıvamında fısır fısır konuşuyorum insanlarla, boğazım da acıyor. Bir ara oturup zırladığımı ve sinir bozukluğundan haykırdığımı hatırlıyorum. Son 2-3 haftadır hastanenin acil servisini kaç kere ziyaret ettik bilmiyorum. Sırasıyla bir gece Doruk, bir gece ben şeklinde… Devrim’in yokluğunda babaannemiz dedemiz imdadımıza yetiştiler. Bizde kalmaya başladılar ki ilaç gibi geldi. Onlar da çalışıyor ama iş çıkışı evlerine değil bize gelip bir de bizimle uğraştılar. Sürekli boyunlarına sarılıp sarılıp “İyi ki varsınız siz!” derken buluyordum kendimi…Tabii bu arada hemen Ankara’daki “yetiş bacım” hattına yani anneme telefon edip onu da yanıma çağırdım:) Annem güneş gibi doğdu evimize ve hala bizde..Bırakmaya da hiç niyetim yok!

Bugün 1 Haziran ve üstüne bir de Cuma! Yani harika bir gün! Mayıs ayının sıkıntısını bir kenara koyup yaza ve sağlıklı, neşeli günlere “Merhaba” diyesim var. Herşeyin başı sağlıkmış, sağlık olunca mutluluk ve huzur kendiliğinden geliyormuş… Ee Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldururmuş benimki de o hesap oldu…

Benim Annem

Benim annem hem anne hem baba oldu bize… Şartlar öyle gerektirdi… Tüm aile ve yakın ahbaplarımız hep yanımızdaydı belki ama akşam olup da herkes evine çekildiğinde 3 kişilik oluyordu bizim dünyamız. Çocukları hakkında karar vermesi gerektiğinde ise aslında tek başınaydı annem… Bazen bir gelecek kaygısı basardı beni, başlardım anneme Doruk gibi sorular sormaya… Cevabını annemin bile bilmediği sorular olurdu içinde… Belli ki annemi de basardı bu kaygılar… Çünkü sadece “merak etme kızım ben varım” deyip sarılıp öperdi beni… Öyle verirdi cevabını… Annem en güçlü ve en zayıf yanımdı benim… Hala da öyledir…O üzülünce en çok ben üzülür o sevinince en çok ben sevinirim…Candan Erçetin’in şarkısında dediği gibi “annem yanıma kalandır”…

Doruk normal doğumla doğdu. Her doğum gibi saatler süren sancılar, ağrılar bitip de onu daha göbek kordonu bile kesilmeden öylece kucağıma verdikleri o an tarifsiz duygular sardı dört bir yanımı… O andan sonra tüm kimyam değişti zaten… Ağlamama engel olamıyordum, minik ellerini öpüyor, saçlarını kokluyordum… Ona bakıp bakıp ağlıyordum… Günlerce ağladım…Onu nasıl bu kadar çok sevdiğim için ağladım, karnımın üzerinden hissettiğim o minik topuklar şu an avucumun içinde diye ağladım, çok güzel diye ağladım, ben onu çok seviyorum şimdi ne yapacağım diye ağladım, o benim canım diye ağladım, Allahım iyiki ona bana verdin teşekkür ederim diye ağladım… Tıpkı o gün gibi bugün de bu duygular hala içimde… Hala Doruk her ağladığında ya da o her güldüğünde onu bugün o hastane odasında kucağıma verdikleri an gibi atıyor kalbim… Doruk’tan sonra artık biliyorum ki bu hayatta beni en çok annem sever…Biliyorum ki bana üzülürse bir tek annem üzülür…Biliyorum ki bir gün herkes gitse, bir gün herkes sırtını dönse bana yine kollarını açmış bir tek annem bekler beni… Bu Cuma babamın ölüm yıl dönümüydü… Doruk hastalandı, koşa koşa eve gidip onu doktora götürdüm, çok iş vardı doktordan sonra işe geri döndüm, Doruk tüm gün ağladı neredeyse, zor bir gündü… O gün de her gün gibi annemle telefonda konuştuk ama hiç bahsetmedik bu konudan… Kimseye bir şey demedim… Abim akşam bize geldi ama ikimiz de konuyu açmadık… Devrim’e bile söylemedim…Kimseye hatırlatmadım…

Şimdi bugün buradan hem babamı anmak hem de baba gibi güçlü, anne gibi şefkatli güzel anneme yazmak istedim. Bugün anneler günü… Benim sana hediyem bu şarkı olsun anneciğim, seni çok seviyorum…

Tatil Bana Tatil Sana Tatil Ona

1 Mayıs kesinlikle Doruk’un tatiliydi! Hafta sonu kavramını yeni yeni öğrenmeye başlayan bir çocuk olarak daha 1 gün önce “hafta sonu” diyerek işe neden gitmediğimizi izah etmemizin ardından 1 gün sonra yine anne babasını yanında görünce devreler karıştı biraz tabii…. Hoş benim bile karıştı! Tatil Salı gününe denk gelince bu hafta Pazartesi gününü Cuma, Salı gününü Pazar, Çarşambayı yani dünü de Pazartesi gibi hissederek yaşadım! Mesela bana göre hissiyat olarak bugün Salı ama aslında Perşembe tabii! Neyse… Sabah uyandığımız gibi soru amirinin sorularıyla güne başladık; “Baba sen gitmiycen mi?, Gül Abla (bakıcımız) gelmiycek mi?” “Anne işe gitmiycek mi?” dedi ve cevaplar hoşuna gidince “Ayabayla hep birlikte dışayı çıkayalım mı?” diye buyurdu… Fikir güzeldi, bu sebeple kahvaltımızı bile etmeden attık kendimizi dışarı… Günü geçirmek üzere Belgrad Ormanı’na gittik. Arabada giderken keyfi yerindeydi… Arka koltukta kendi kendine şarkılar söylüyor, sürekli bir şeyler anlatıyordu…

Sonra hep birlikte harika bir kahvaltı yaptık…Güneş içimizi ısıtıyordu…

Her çocuk gibi o da oyun parkları nerede olursa olsun hemen parmağıyla işaret ederek “Anne oyaya gidielim mi?” diye başladı. Kahvaltımızı zor ettik zira hiç susmadan bu soruyu soruyordu… ” Anne gidelim mi?” “Gideceğiz Dorukcuğum, çayımı içeyim”, “Gidelim mi Anne?” “Gideceğiz oğluşum, biraz sabredebilir misin?” “Sabyedebilirim anne, gidelim mi?” !?&%++!!??

Biraz kaydıraktan kaydı…

Biraz sallandı…

Biraz spor yaptı…

Biraz etrafta turladı…

Çok mutluydu…Oradan ayrılmak istemedi, giderken ağladı. Ağlarken “Hep buyaya gelelim mi anne?” diyordu… Sonra yolda uyuya kaldı… Öyle güzel bir gün geçirmiştik ki sanki uyurken bile mutluydu… Onun minicik dünyasındaki eğlenceleri işte bu fotoğraf karesindekiler kadardı… Hayattan tek beklentisi annesi babası yanında olsundu… Eee bir de yanında oyun parkı olursa dünyalara bedeldi!

Sabır Çiçekleri

Pazar gecesi Doruk neredeyse hiç uyumadı. Eee o uyuyamayınca kim de uyuyamıyor? Evet doğru cevap; anne de!

O gece hadi evi topluyorum, hadi buzdolabına da el atayım, biraz da bilgisayarda takılayım derken zaten saat 01:00 gibi yatmıştım. Yarım saat içerisinde Doruk’un korkunç ağlamasıyla fırladım yerimden. Süt istiyordu; geceleri süt vermek istemiyorum çünkü gece beslenmesinin hem dişleri için hem de gelişimi için doğru olmadığını düşünüyorum. Ama inatla “milk milk” diye ağlıyor (süte neden “milk” dediği ise ayrı bir yazı konusu…) Neyse bir şekilde evde “milk” olmadığına ikna ettim onu, bu arada Devrim de ayakta tabii ama baktı ben hallediyorum devrildi yatağa…Neyse tam uyudu derken yarım saat, kırk beş dakika içinde ikinci bir ağlama krizi, bu kez “salonda uyuycam anne kalkk anne kalk, kalk, kalk, kalk…kalkkk!!!” diye ortalığı yıkıyor. Salonda uyumak da nereden çıktı bile diye soramıyorum kendi kendime zira bu dönemde ne sorsanız cevabı; “İKİ YAŞ SENDROMU!” Kalkarsın salona gidersin, bu arada Devrim yine ayağa kalktı ama görüyorum içten içe sinirleri hopluyor. Doruk çığlıklar içinde babasının kucağına sonra tekrar bana geçiyor ama ne istediğini de anlayamıyoruz, çılgınca bir ağlama! Salonda kanepenin üzerine yatınca ağlaması susuyor gibi oldu. Sustuğunu görünce Devrim geri yattı. Daha yarım saat bile geçmedi ki bu sefer “odamda yatcammm, anneee odamda yatcammm!!!!??” Diyorum ya kamera şakası gibi yaşıyoruz biz ama işin acı kısmı ŞAKA DEĞİL bu! “Sabırla koruk helva olurmuş” deyip onun odasına yürüdük. Zaten gücüm kalmamış haldeydim…Karanlık filan demeden odasına doğru yürüdü Doruk, ben de arkasından…Bu arada bu anlattıklarımı arka planda sürekli ağlayan bir çocuk sesi eşliğinde hayal etseniz beni anlar mısınız acaba? Odasındayız bu sefer “odamdaki oyuncakları salona taşıyalım anneee!!!!” diye ağlamaya başladı, hoş susmuyor zaten ‘tutturmaya başladı’ desem daha iyi olacak. Kocaman bir köpeği var adı “Cino”, onu kulağından sürükleyerek salona taşıdı! Sonra tekrar “annee benim yatağımda ikimiz uyuyalım, böööööh baaawww” diye ağlıyor ve Cino’nun kulağından sürüyerek tekrar odasına taşıdı. Ben onunla inatlaşmadan sessizce yüzüne bakıyorum, yaptığının farkına vardı sanırım, birden susup iç çekerek elimden tutup “anne gel anne gel” diyor ama ağlamasına da engel olamıyor. Neyse saat artık 04:00 filan olmuştu ki Doruk’un yatağında onunla uyumak için kıvrıldım…Onun üzerini örttüm ama ben üşüyorum tabii…Kalkıp kendime bir battaniye alayım diyorum bırakmıyor beni… En son “neyse o uyuyunca alırım” diye beklediğimi hatırlıyorum. Sabah saat 07:00’da telefonun alarmıyla uyandığımda Doruk’un kocaman Cino’su aramızda yatıyordu ve üzerimde bir battaniye vardı. Belli ki Devrim üzerimi örtmüştü…

Bu pazartesi bana çok zor geçti…Doruk sabah “anne ben gece çok ağladım mı?” diye sorarak benden kendince özür diledi. “Neden ağladın anneciğim?” diye sorduğumda ise yine “çok ağladım mıı??” cevabını aldım. Belli ki o da bilmiyordu cevabını…Belki de yoğun ve dolu dolu yaşanan bir pazar günün ardından düzeni bozulan çocuk tepkisiydi. Pazartesi sabahı beni ofiste gören herkes gece Doruk’un uyumadığını tahmin edebiliyordu zira sürünüyordum. Bu sırada pazartesi sabahı bana bir çicek geldi…çok güzel beyaz lilyumlar… Bayılırım en sevdiğimden…Öyle güzel korkarlar ki… özel bir gün filan da değildi bu yüzden telaşla zarfı açtım. Zarfın içinde “Dünyanın en sabırlı annesine…” yazıyordu…

Eşimi aramak için telefona sarılırken içerisinde ‘annelik’ geçen herhangi bir şey için hali hazırda bekleyen o damlalara da engel olamadım…

Annemden Hikayeler


cropped-img_40451.png

“AnnemdenHikayeler” 2012 yılının Ocak ayında birden, hiç planlamadığım bir şekilde ortaya çıktı. O zaman henüz 2 yaşında olan oğlumu her gün evde bakıcımızla bırakırken yaşadığım ikilemler beni içimdekileri kaleme almaya itti…

Bu blog belki böyle başladı ama zaman içerisinde çok şey değişti… İlk blog yazmaya başladığımda yedi aylık bebeğiyle New York’tan İstanbul’a yeni dönüş yapmış ve tekrar iş hayatına atılmanın heyecanını yaşarken bir yandan da bebeğini evde bakıcı ile bırakmanın endişelerini duyan acemi bir anneydim. İkinci oğluma 7 aylık hamileyken yeniden Amerika’ya gidişimizle bu kez iki çocukla hiç destek almadan çocuklarını kendisi büyüten, büyütürken de olgunlaşan bir anne oldum. Amerika’dan Türkiye’ye döndükten sonra yeniden iş hayatına atılıp bu kez geride iki çocuk bırakan ama eskiye göre az buçuk daha tecrübeli, daha sakin, daha kendinden emin birine dönüştüm. Şimdilerde ise Riyad’a taşınmamızla çocuklarımla her anın tadını çıkarmanın derdindeyim…

Bu blogu oğullarıma yılların şahitliğini yapsın diye, benim ağzımdan yaşamımızdaki detayları onlara unutmadan aktarabilmek için yazıyorum…