Çoluk Çocuk Seyahat Notları

Çocuğundan ayrı tatil yapabilen biri olamadım ben… Hani çocukları 2-3 günlüğüne anneannemize/babaannemize bırakıp gittiğimiz bile olmadı. Hoş, şu anda Türkiye’de olmadığımız için zaten böyle bir şansımız da yok. Ama vaktiyle deneseydik belki de çok sevip “işte şimdi tatil yapıyoruz!” diyecektik muhtemelen. Diğer taraftan çocuk sahibi olmadan önce bile söz konusu tatil olduğu için, yani keyfi bir konu olduğu için, tatili çocuklardan uzak geçirme fikrine pek sıcak baktığım da söylenemez… Ördek ailesi gibi yaşamayı seviyorum belki de… Ama konu çocuk olunca HİİİÇÇÇÇ mi HİİİÇÇÇÇ büyük konuşmam ben. Şu an böyle düşünsem de iki gün sonra ne olur bilmem… Bir gün burada uzun uzadıya çocuksuz tatilin keyfini de yazıyor olabilirim… Sadece şu an için özetle ayrı gayrı sevmiyorum diyelim..

Bu anlamda 2014 yılında çocukla seyahat etme konusunda hızlandırılmış bir master yapıp “annelik kariyerimde” çok önemli bir kazanım elde ettiğimi söyleyebilirim. Yaşarken farkında olmasan da sonradan bakınca pek çok konuda bayağı pratikleştiğini görüp şaşırıyorsun. Zaten hep diyorum çocuk denilen minik ister istemez insanı daha becerikli, daha organize, daha planlı ve programlı bir insan olmaya zorluyor. Çünkü bu minikler rutin seviyor. Aksi halde hayatı sana dar ediyorlar:)

Geçen sene yaptığımız seyahatlere bakınca; arabayla Indianapolis’ten 1.562 km. uzaklıkta olan gidiş dönüş toplam 10 günlük Orlando yolculuğumuz, biri 4,5 diğeri 8 aylık iki çocukla tek başıma 11 saatlik Amerika-Türkiye uçak yolculuğu (+3 saat daha eklemek gerekiyor çünkü direkt uçuş olması için yine aynı gün Chicago’ ya arabayla 3 saat gittik), arabayla 1.145km. lik New York yolculuğu ve daha bir hafta önce döndüğümüz Amerika’nın en güneyine Key West’e kadar arabayla gittiğimiz (2.177km.) 15 günlük seyahate kadar bir çok yolculuk var. Hepsinden bir şeyler öğrendim.

Hani havada ve karada çocuk milleti ile seyahat konusundaki bu donanımım bana “annelik kariyerimde” yeni kapılar açar diye sevineceğim ama açacağı tek kapı çamaşır makinesinin kapağı olabilir ki her yolculuk sonrasında bitmeyen çamaşırlar da ayrı bir yazı konusu olabilir benim için…

Çocuklu seyahatte bana en zor gelen kısım her zaman için yemek konusu olmuştur. Bu sebeple araba ile yaptığımız yolculuklarda yanımızda mutlaka buzluk taşıyoruz. Hatta seyahatten önceki gün bulgur pilavı, köfte, mercimek ya da şehriye çorbası, peynirli/kıymalı börek gibi bir kaç yemek yapıp yanımıza alıyorum. Dışarıda (özellikle de Amerika’da) çocuklara uygun sağlıklı yiyecek bir şey bulma konusunda çok zorlandığımdan bunlar bir kaç gün idare ediyor. Bunun dışında yanımıza yoğurt, peynir, yumurta, ekmek, meyve gibi bir kaç temel yiyeceği de mutlaka alıyoruz. Ayrıca zor durumlar için yanıma hep bir paket de makarna alıyorum. Çünkü kaldığımız otel zincirinin mutfaklı odalarını tercih ediyoruz. Bazen gideceğimiz yere vardığımızda saat akşam 9-10 olmuş oluyor. Çocuklar yol boyunca uyumuş oluyorlar ve otele vardığımızda ikisi de aç kurt gibi uyanıyorlar. O saatten sonra da dışarı çıkmaktansa otel odasında onlara makarna yaptığım ya da güzel bir kahvaltı hazırladığım zamanlar oluyor.

Bunun yanı sıra kısa kısa seyahat notlarıma gelirsek:

– Çocuklarla seyahat ederken her zaman çocuklar için bir ya da iki set yedek giysi yanımızda taşırız da hiçbir zaman kendimizi düşünmeyiz değil mi?! Oysa kusan çocuk olay anında %99.9 ya anne kişisinin kucağındadır ve olduğu gibi annesinin üzerine kusar ya da anne kişisi olaya müdahale ederken hafif de olsa mutlaka o kusmuk/yemek her neyse bir şekilde anneye bulaşır. Bakınız şekil 1A! Türkiye’ye uçak yolculuğumuzda o zaman 8 ayılık olan minik oğlum tam da havalananından içeriye girdiğimiz anda olduğu gibi üzerime kusmuştu! Tabii onun da giysileri, üzeri battı ama anında sırt çantasından yedek kıyafetler çıkarıp onu mis gibi yaptım da kendim öyle ıslak mendille silinmiş kusmuk kokulu kıyafetlerle 11 saatlik uçak yolculuğuma adım atmıştım. Yani neymiş; o sırt çantasında bir yedek pantolon ve üstüne bir şey de anne kişisi kendisi için taşınmalıymış!

– Tamam yanımızda buzluk taşıyoruz da bir de arabada ya da uçakta hemen el altında olacak atıştırmalıklara da ihtiyaç oluyor. Uzun süren seyahatlerde çocukların acıkıp huysuzlanması çok da beklenen bir durum olduğu için anne kişisinin el çantasında mutlaka acil durumlar için bir şeyler vardır. Yalnız buradaki kritik nokta yolculuk sırasında karışık yiyen çocuğun yediklerini kusmasının an meselesi olmasıdır. Bu sebeple yanıma aldığım şeylerin sağlıklı minik atıştırmalıklar olmasına dikkat ediyorum. Fikir vermesi için size bu atıştırmalıkları sıralayayım:

  • Amerika’da bulduğum bazı pratik atıştırmalıklar bu konuda işimi oldukça kolaylaştırdı. Minik organik havuçlar buldum mesela. Havuçların boyutu da küçük parmağım kadar. Abi kardeş bayılıyorlar bu havuçlara.
  • Onun dışında mozzarella peyniri minik minik kesip kilitli küçük cam bir kaba koyup yanıma alıyorum. Bazen yanımda hem ağırlık yapmamak için hem de çocukların eline rahatça verebilmek için kilitli poşetlere de koyduğum oluyor. Özellikle küçük oğlum araba koltuğunda otururken bir eliyle poşeti tutup diğer eliyle peynirleri ağzına atmaya bayılıyor. Elinden poşeti almaya kalkarsanız kıyamet kopuyor.
  • Yine salatalıkları (Kış mevsiminde olsak da organik minik salatalıklar bulabiliyorum burada) yıkayıp kilitli bir poşete koyup yanıma alıyorum. Çocuklar meyve yer gibi yiyorlar salatalığı.
  • Özellikle büyük oğlum günde mutlaka 2 adet elma yediği için. Seyahate çıkarken elmasız çıkmayız biz. En ideali elmaları yıkayıp tek tek şeffaf streç ile paketlemek. Mevsime göre tüm meyveler ideal bir seçenek olabilir. Ayrıca vitamin ve mineral deposu olan, içerisinde bol miktarda C vitamini, manganez, B1, B6, bakır, magnezyum ve lif bulunduran ananası da unutmayın.
  • İki dilim ekmeğin arasına krem peynir ya da tereyağ sürüp üzerine de rendelenmiş kaşar peyniri koyuyorum. Kaşar peynirini dilimleyip koyarsam çok kalın oluyor ve çocuklar rahat tutup yiyemiyor. Bu sebeple rendelenmiş olarak koyuyorum. Ekmeği ortadan ikiye kesip kilitli poşetlerde yanımda taşıyorum. Hem tok tutuyor hem de kusma vs ye karşı midelerini bastıran bir yiyecek oluyor.

– Seyahat ederken aynı anda farklı mevsimlerin yaşandığı yerlere gidecekseniz size en büyük tavsiyem yazlık ve kışlık diye iki ayrı çanta hazırlamanız olur. Bir hafta önce kış mevsimi ile başlayan yolculuğumuz güneye doğru indikçe yaz mevsimine dönüp de aynı bavulda hem kazak hem mayo taşıyınca bu kanıya vardım. Zira eve dönüş yolunda kuzeye doğru gittikçe sonbaharı ve sonra yine kara kışı yaşayınca her konakladığımız yerde bavulda giysi ararken elime gelen mayolar oldukça hüzünlüydü benim için:) Oysa yazlık kışlık diye iki ayrı çanta hazırlamış olsaydım diğer bavulu arabada bırakıp her konakladığımız yerde otele taşımaktan da kurtulurduk.

– Özellikle uçak yolculuklarında diğer yolculara da rahatsızlık vermemek için çocukları oyalayacak bir şeyler bulmak hiç de kolay değil. Kendi arabanla seyahat ederken olduğu gibi rahat değilsin. İşte geçen sene Türkiye’ye gelirken oyalansın, yolculara rahatsızlık vermeyelim diye uçakta oğlumun eline iPad verme gafletinde bulunduğumdan beri bu konuda oldukça temkinliyim. Tek başıma olduğum için biraz da zorunlu olarak almıştım yanıma iPad’i ama araba yolculuklarımızda kesinlikle iPad, iPhone söz konusu bile olmadı. Zaten o da hiç istemedi. Onun yerine otele ne kadar kaldığını haritadan gösterip mesafeleri anlamasını sağladım. Ya da “Ne zaman geleceğiz?” sorusuna “hadi bize yardım et. Üzerinde 92 yazan levha görürsen söyle o levhanın olduğu çıkıştan başka yola girmemiz gerekiyor.” gibi görevler vererek onu meşgul etmeye çalıştım. Zaman kavramını anlaması için o ne zaman “Otele gitmemize kaç dakika kaldı anne?” diye sorsa “Bir saat yani 60 dakika oluyor. Yani bak kolumdaki saatin uzun çubuğu taa buraya gelince vs. vs. ” diye anlatmaya çalıştım. Yolculuk bitince biz de bitiyorduk tabii… Ama yine de seyahatlerde bizi en çok rahatlatan oyuncak Lego oldu! Doruk tam bir Lego tutkunu. Kendisi bir şeyler yapıp sonra da onunla oynamaya bayılıyor. En az 1 saat böyle oyalanabiliyor. Bu sebeple Legosuz bir seyahat düşünemiyorum.

– Oyuncaklar, yiyecekler, sabır! ve her şey bitip tükendiğinde ise bizim evin sevilen kahramanı “Kurbak” giriyor devreye:) Kurbak benim evde bir kriz anında elime havluyu takarak, sesimi değiştirip doğaçlama konuşturduğum bir kukla. Kurbak adını Doruk taktı. Sevgili Kurbak konuşmaya başlayınca ikisi de çok gülüyor. 16 aylık Doran bile cidden kahkaha atarak gülüyor Kurbak’a. Ne anlıyor acaba, ne zannediyor… Merak konusu…

Çocuklarla yolculuk yapmanın en güzel yanı ise onlara kitaplardan gösterdiklerini yaşayarak öğrenmelerini sağlamak. Mesela Florida’ya gittiğimizde bir safari turuna katıldık. Daha 16 aylık minik oğlum için bataklığın içinden tekne gibi bir botla biraz abartılı bir deneyim olsa da büyük oğlum için timsahları, kocaman su yılanlarını, su kaplumbağalarını bir el mesafesi uzaktan görmek tarifsiz bir tecrübe oldu sanırım.

Onların mutluluğunu görmekse tüm yorgunluğunu alıyor. Eeee çocuklu hayatta her şey çocuklar için değil mi zaten… 15 gün arabayla her gün başka şehirde kalarak taaa Miami’ye kadar gidip hayvanat bahçesine mi giderdik biz yoksa…

Müzedeki Kadın

Geçtiğimiz hafta sonu Doruk’u buradaki çocuk müzesine götürdük. Indianapolis Çocuk Müzesi (Indianapolis Children’s Museum) dünyanın en büyük çocuk müzesiymiş. Gerçekten de 5 katlı çok büyük bir bina ve içerisinde çocuklar için değişik aktivitelerin yer aldığı çocuklar kadar büyüklerin de zevk alacağı keyifli bir yer. (http://youtu.be/zDwLjemGRB0)

Is MakinesiDoruk’un en çok ilgisini çeken kat ise 4. kat oldu. Çünkü bu katta küçük bir inşaat alanı yaratmışlar, çocuklar mini bir iş makinesi ile plastikten taşları taşıyabiliyorlar ya da o plastik taşları taşıyan bir vinci sağa sola oynatıp kullanabiliyorlar. Küreklerle minik el arabalarına toprak koyup taşıyorlar ayrıca plastik taşları o el arabalarına yüklemeye bayılıyorlar. Başka bir köşeye dik bir yamaç yapmışlar. Çocukların bellerine emniyet kemerleri takılıyor, kafalarında kaskları var. Eğer gerekirse bir görevli aşağıdan çocuğa “şimdi şu kayaya basabilirsin, sol elinle şuraya tutun gibi” talimatlar veriyor ve çocuklar bu yamaca sanki gerçek hayatta dik bir yamaca tırmanır bir ciddiyetle çıkarken anne babalar da kameralarına bu sahneyi kaydediyorlar. Oldukça keyifli, ben bile şu hamile halimle tırmanmak istedim o yamaca. Bizim adamın boyu, çapı tutmuyor tabii bu tip aktivitelere. O da çok ilgilenmedi zaten… Su Kanalı

İş makinelerinden sonra en çok su kanallarını sevdi. Su kanalı boyunca çocuklar tahta gemileri yüzdürüp, kanalın üzerine inşa edilmiş minik su değirmenlerini çevirerek, kovalarla su çekip boşaltabiliyorlar. Kanal boyunca bir sürü şey inşa etmişler ve çocuklar bunları keşfetmek için kelimenin tam anlamıyla çılgına dönüyor.

Indy500Indianapolis’te ayrıca her yıl Indianapolis 500 Mile Araba Yarışları (Indianapolis 500-Mile Race) düzenleniyor. Bu etkinlik dünyanın en prestijli üç motor sporu etkinliklerinden biri olarak kabul ediliyor. Eee hal böyle olunca müzede bir adet yarış arabası da yerini almıştı ve çocuklar sırayla binip direksiyonunu çeviriyorlardı. Tabii bizim adam da eksik kalmadı, hoş kafası bile zor gözüküyordu arabadan ama onun derdi gaz pedalına neden ulaşamadığı ile ilgiliydi daha çok. Bin kere arabadan inip “Benzin deposu nerede anne?”, “Arkasındaki bu şey hızını mı kesiyor anne?”, “Bana da büyünce böyle araba alır mısın anne?” gibi sorulariyla beni güldürdü.

Müzeyle ilgili en sevdiğim şey ise içerisinde “müze” lafı geçince eşyalara bir dokunulmazlık kavramı yüklenir, hiç bir şeye ellemeden sadece bakıp, okuyup gezilir ya, söz konu çocuklar olunca tabii ki onların keşfetmesine izin vermek için böyle bir özgürlük yaratılması oldu. EgyptÇocuklar her şeye dokunabiliyorlar ve keşfediyor bu müzede. Bu sebeple de tarihi eserleri parçalara ayırıp yanına da resmini koyup tıpkı bir puzzle gibi “hadi beni sen yap” diye çocukları parçaları birleştirerek eseri ortaya çıkarması için cesaretlendirmişler. Tabii Doruk da olaya bir el attı hemen. Hoş ben kendimi tutamadım, azıcık anne desteği oldu yine! Oysa puzzle yaparken bile sakın ellemeyin çocuklar bulsun diyorlar ama çok eğlenceli duruyordu tutamadım kendimi işte…

Indianapolis’e taşınalı daha 1 ay bile olmadı ama bu müzeye ikinci gelişimiz! Daha da çok geleceğiz gibi duruyor. Ben de zevk alıyorum sorun yok ama günün sonunda kendimi çok yorgun hissediyorum… O gün de müzede kaldığımız süre boyunca keyiften çılgına dönmüş oğlumun peşinden dolaştım durdum. Bıkmadan usanmadan sorularını cevapladım, bu arada İngilizce konuşuyorum onunla ve o da bana Türkçe cevap veriyor. Anlamadığı cümlelerime “Ne diyorsun anneee?!?!” diye tepkiyi de koyuyor hemen. Ben artık bitmişim haldeyim Doruk’u eve gitmeye ikna ederken, bir kadınla göz göze geldik. Kadın Doruk’a gülümseyerek bakıyordu. Belki de benim İngilizce konuşup oğlumun bana muhtemelen kadının hayatında daha önce duymadığı bir dilde cevap veriyor olması dikkatini çekmişti. Ben de kadına gülümsedim. Daha sonra kadın kocaman göbeğime bakıp yüzündeki tatlı gülümsemeyi hiç bozmadan “You will have enough love for two but less time for everyone!” dedi. (İkisi için de yeterli sevgin olacak ama herkes için daha az zamanın olacak!) Kadının cümlesi, sesindeki sevgi ve tecrübe dolu ton kulaklarıma kitlendi kaldı… Sadece “Öyle olacak değil mi?!” diyebildim ama aslında hiç düşünmemiştim bunu… Ne kadar da doğru söylemişti. Eminim ikisini de aynı şekilde çok sevecektim ama her şey için daha az zamanım olacaktı…

O gece yatağıma giderken müzedeki kadının sözü hep kulaklarımda çınladı; “You will have enough love for two but less time for everyone!”

Aklım Türkiye’de…

Aklım Türkiye’de kaldı bu sefer… Beni gören hayatında ilk defa gurbete gitmiş zanneder… Ne 22 yaşımda ilk kez yurt dışına İngiltere’ye gittiğimde, ne 25 yaşımda evlenip Almanya’ya gittiğimizde, ne 32 yaşında New York’ta yaşadığımızda böyle oldum ben… 35 hatta 36 yaşında koca kadınım; karnımda bir tane, elimde bir tane bebem, kocam yanımda ben tepe taplak oldum sanki…

Aklım hep Türkiye’de… Gözüm gazetelerde, ne oluyor bitiyor okuyorum, okuduklarıma yanıyorum üzülüyorum… Her şeye çok uzağım ama sanki çok da yakın… Bir türlü buradaki hayata adapte olamıyorum… Sanki adapte olmak istemiyorum. Hayır desen ki hadi tamam gel geri dönelim yok onu da istemiyorum şu saatten sonra… Gel gör ki istersen adapte olma, çocuğun olunca her şeye hızlıca uyum sağlayıp harekete geçmek zorundasın!

Doruk’un keyfi ise yerinde, daha ilk günden tespitini yaptı; “Indianapolis’ tekiler değişik İngilizce konuşuyorlarmış” dedi koptuk ikimiz de:) Beyefendi Amerikalıların İngilizcesini beğenmedi! Yakın bir arkadaşımızın dediği gibi “senden benden İngilizce duyan çocuk, “native Amerikalıya” garip konuşuyor der tabii…”

Bu arada Devrim’in iş yerindeki ilk günüyle birlikte ben de tam teşekküllü bir yaz okulu gibi hizmet vermeye başladım. Sabah 8’de mesaim başlıyor. Kahvaltı sonrası dışarıda gezinti, havuza gidip yüzme dersleri, öğle yemeği, çizgi film, aktivite saati vs. derken ben bitiyorum, o bitiyor mu HAYIR TABİİ Kİ! Öğlen yorgun düşer belki uyur da ben de biraz ayaklarımı uzatırım göbeğim rahat eder diyorum ama nafile… Her zaman evdeki kadının işinin çalışan kadından daha zor olduğunu söyleyen biri olarak bunu şimdi yaşayarak bizzat görüyorum. Bu arada Doruk okula başladığında sudan çıkmış balığa dönmesin diye bütün gün Doruk’la İngilizce konuşmaya başladım. Evdeyken hadi tamam da dışarıdayken aramızdaki muhabbetler dışarıdan bizi dinleyen bir yabancı için anlamsız ve saçma olabiliyor. Çünkü Doruk’a İngilizce bir şey söylediğimde o da anladığı haliyle benim cümlemi Türkçe’ye çevirip bana tekrar soru soruyor; “Yani yemekten önce ellerini yıka mı demek istiyorsun anne?” ve sonra ben tekrar İngilizce cevap veriyorum. Bu konuşmaların onu biraz olsun okula hazırlayacağını düşünüyorum. Sanırım işe yarıyor. Çünkü dün babaannesiyle Skype’ta konuşurken “Babaanne dün gölün kenarına gittik. Bir sürü “duck” (ördek) vardı. “Duck’lar çok “naughty” ydi (yaramaz), annemin “handbag” ine (çanta) kafalarını uzattılar!” gibi bir cümle kurdu. Tabii annemler bir şey anlamadı ilk önce, sonra ben durumu izah edince onların da hoşuna gitti. Doğru mu yapıyorum bilmiyorum ama bir iki tane kelimeyi hafızaya kaydetmiş gibi görünüyor, bu da bana daha çabuk uyum sağlar diye umut veriyor.

Şu an Türkiye’de saat sabah 6:00, sizler birazdan uyanıp işlerinize gideceksiniz ve yeni güne başlayacaksınız. Ben ise yeni güne uyanmak üzere daha yeni yatacağım yatağıma… Diyorum ya aklım Türkiye’de kaldı bu sefer…

Sene Olmuş 2013

Salondaki çam ağacını topluyorum… Hoş Doruk’un gazabına uğradıktan sonra kendisine çam ağacı demek için sadece bir değil bir kaç bin şahite ihtiyacım var artık ama topluyorum işte… Doruk soruyor “Anne yapıyosun?”, “Ağacı topluyorum oğluşum” “Yeden?”, “Eee çünkü yeni yılı kutladık bitti”, “Yeni yıl bitince toplanır mı?”, “Toplanır annecim”. Doruk susuyor, ağız açık bana bakıyor bir saniye…. Bir şey gelecek biliyorum; “Anne, bi daha yeni yıl ne zaman geliyy?” Tabii ben bu son soru üzerine ağacı bırakıp oğluma gıdı, kol, bacak şeklinde bir dalış yapıyorum… Gülüyor…gülüyor….kahkahalar atıyor…

Gerçekten “Yeni yıl bi daha ne zaman geliyy?” diyorum sonra kendi kendime… Işık hızıyla gelir olacak cevap biliyorum… Koskoca bir sene daha geçmiş ömrümüzden… Geçen sene bu zamanlar blog tutmaya başlamışım… İlk yazımı 5 Ocak 2012’de yazmışım… Geriye bakınca blog tutmaya başlamamın üzerinden bile 1 sene geçmiş yani, oysa daha çok yeni bir şeymiş gibi hissediyordum ben hep… 2012’de kendim için yaptığım en güzel ve en önemli şey bu blog olmuş. Başka bir şey bulamadım kendime… Üzücü mü bilemedim ama elimdekiyle de mutluyum…

2013’te yeni bir çok kararlar aldım… Bir çoğumuz gibi ben de her sene başında yaparım bunu. Hatta aldım kağıdı kalemi elime yazdım kararlarımı, bakalım kaçını uygulayabileceğim. Bence siz de “sene olmuş 2013 daha ne duruyorum” dediğiniz şeylerin listesini yapın, çok işe yarıyor…

photo (4)

2013’ün ilk yazısı olduğu için bu fotoğrafı eklemek istedim. 2 gün önce tatilden döndük… 2012’yi keyifli kapattık ve yeni yıla keyifli bir başlangıç yaptık… Bu kareler de senenin son ve ilk günlerinden işte…

Özetle herkese güzel bir sene diliyorum, inşallah deftere yazdıklarımızı gerçekleştirdiğimiz yüzümüzün güldüğü bir sene olur…

Kürkçü Dükkanı

Pazartesi gecesi saat 12:00’da “kürkçü dükkanına” döndük. Ertesi gün iş var tabii!

Çocuğumun ise nevri dönmüş; “tatil bitti mii?!” diye soruyor. Sabah işe giderken Doruk’la kapı önünde yaşayacaklarımın ihtimali beynimin içinde dolanıyor ama hiç oralı olmuyorum! Tatilden gelmişliğin verdiği enerji ile gecenin o saatine bakmadan bavulları boşaltıyorum; kirliler kirliye, temizler yerine şeklinde ayırıyorum eşyaları… Doruk hala ortalıkta dolanıyor bu arada… Saat olmuş 01:00! Neymiş; “oyuncaklarını çok özlemiş uyumayacakmış!”

Ertesi sabah biraz mırın kırın etse de tatilin son 3 gününde verdiğim telkinden midir yoksa bu tatilde gerçekten büyüdüğünü kanıtlandığından mıdır bilmem, kapı önündeki vedalaşma sahnemiz hiç düşündüğüm gibi olmuyor… Beni öpüyor, sarılıyor, balkondan el sallarken “anne işin bitince gel” diyor.

İşe giderken “çocuk” denilen bu bücürlerin insanın hayatında nasıl bu kadar büyük değişiklikler yarattıklarını düşünüyorum! Tatil anlayışımız oyun parklarından, çocuk eğlence yerlerinden ibaret olmaya başlamış…

Çocuklu yolculuğumuzun ilk durağı Pforzheim; tatilimize bundan 9 sene önce evlenip gittiğimiz yeri ziyaret ederek başlıyoruz… Bonn-Pforzheim arası arabayla 3 saat ama Doruk’la min. bir yarım saat atıyor tabii… Sene 2003’te evlenip geldiğimiz yerdeyiz… Hala aynı gibi hissediyorum ama üzerinden 9 sene geçmiş… Kucağımızda bir canavarla 9 sene önce yaşadığımız bu binaya bakıyoruz… Minik canavarın ise bir şeyden haberi yok, oyun peşinde… Çok özlemişim… Tüm hatıralarım canlanıyor… O an orada olmaktan çok büyük keyif alıyorum…

Anılarımızla vedalaşıp yine arabayla İsviçre’ye geçiyoruz ve o gece Zurih’te kalıyoruz. Doruk aşırı mutlu… Annesi yanında, babası yanında ama bir de çok özlediği amcası da yanında ve onunla sürekli oyun oynuyor, şakalaşıyor…Daha ne istesin!

Ertesi gün Zurih’te biraz gezip İtalya’ya geçiyoruz. 2 gece Portofino‘da konaklıyoruz.  Bu arada Doruk her gece başka otelde kalmamızdan oldukça şaşkın; “Bu gece yerde uyuycaz anne? buyda mı uyuycaz? nedenn?” diye sürekli soru halinde…

Manzara harika… Fonda İtalyan asıllı şarkıcı, sinema oyuncusu Dalida’dan “I found my love in Portofino” çalıyor… Dinlendiğimi, hayattan keyif aldığımı hissediyorum ve çok mutluyum…

Biz manzaraya Doruk elindeki şekere bakıyor… Bir çocuk için hayatın anlamı bu kadar basit ve düz… Dünyanın neresinde olduğunun pek anlamı yok… Eğer elinde şekeri ve yakınında da oyun oynayabileceği bir yer varsa onun için hayat son derece yolunda demektir….

İtalya’dan Fransa’ya geçiyoruz. Bir gece de Strasbourg’ da kalıp ertesi gün Bonn’a geri dönüyoruz. Bonn’da hava kapalı…Güneş yok, sanki mart ayı gibi serin ve hatta yağmurlu hava… Gerçek hayata dönüş için bavullarımızı hazırlıyorum… Bu arada küçük oğlumu tebrik ediyorum. Niye mi? Çünkü bezi bıraktığımız şu dönemde arabayla yaptığımız 2.000 km’yi aşan tüm gezimiz boyunca benzinci bulana kadar dayandığı ve artık büyüdüğünü kanıtladığı için…