Hayat 30’undan Başlar…

Frank Sinatra’dan “My Way” çalıyorsa eğer başlarım hayatı sorgulamaya… Sözler çok derin… Hani öyle laf arasında dönecek arka fon müziklerden değil!

Bu yüzden hazırlıksız bir şekilde “My Way” ‘e yakalanmayı sevmem… Hayır tam keyfin yerinde, hayatın akışında yaşarken bir kez bu şarkıya takılırsam Allah başlıyorum hayatı sorgulamaya! Bir tatlı hüzün, bir durgunluk… Ne gerek var alalalaa… Hani bunalımdayken aç dinle ne ala… ama yok, tam da tatilimde yakalıyor bu kez beni kerata!

Yolculuğun daha ilk günü; Bonn’dan Pforzheim’a gidiyoruz! Yol üzerinde yemek yemek için mola vermişiz. Doruk Paşa ne yer acaba diye bakıyorum. Devrim de aynı şeyi düşünüyor ki bana sürekli “Bak böyle yoğurt var”, “Çorba içer mi? Güzel görünüyor…” diye öneriler sunuyor. Biz ona yemek ararken bir klasik olarak bizim oğlan da dışarıda çocuk parkı bulmuş; kaydırak, salıncak eğleniyor. Amcası da yanında… Devrim sağa ben sola şeklinde iş bölümü yapıyoruz bu sırada başlıyor “My Way”… Ohhh geçmiş olsun! Pavlov’un köpeği misali şarkıyı duyar duymaz benim otomatik sorgulama başlıyor kendiliğinden!

Hayat dediğin şey bir mücadele bir varoluş çabası aslında… Kendimizi bildik bileli hepimiz bir şeyler daha iyi olsun, daha iyisine ulaşalım diye uğraşmıyor muyuz? Hayat 30’una kadar çok hızlı ve çetrefilli geçen bu mücadelenin ayak izleri bence… 20’li yaşlarda hep bir uğraşma hep bir didinme ile geçer. Acılar çekilir, hatalar yapılır, kafanı duvardan duvara vurur bir daha yapmam dediğin hatayı yine yapabilirsin… Ayakların yere basmaz, cesursundur, gözün karadır… Sil baştan kolay yaparsın, toleransın azdır, hayatındaki asıl taşları oturtmaya çalışırsın yorgunsundur… Çabuk pes eder görünürsün ama içindeki gençlik kaynağı hemen fıkırdar yeniden sarılırsın…

20’li yaşlar hoştur güzeldir ama asıl hayat 30’undan sonra güzelleşir, anlam kazanır. Hayatın seni bilgi birikimi ve tecrübesiyle sardığı yıllardır 30’lu yaşlar… Hoş Prof. Dr. Yankı Yazgan‘ın dediği gibi her 10 yılda bir hayatımızın dönüm noktası olduğunu ve en önemli yıllar olduğunu düşündüğümüzü hesaba katarsak böyle düşünmem normal tabii ama yok yok bence yine de bir bilgeliği vardır 30 yaşın… Bir durulursun, artık “taş yerinde ağırdır”… Kendine yakışanı, ne sevdiğini, ne sevmediğini, kim olduğunu, kim olmadığını bilirsin… Elin para tutar, evdeki ekmeği hep yiyen değil eve ekmek getiren kişi olmanın da haklı gururunu yaşarsın. Kariyer yaparsın, çok aşık olursun, evlenirsin, bir de üzerine çocuk da yapar gerçek bir aile olursun… Donanmış 30 yılın ardından hayattan daha çok zevk alırsın… 30’lu yaşlar aceleye gelmez… En zevkli, en keyifli dönemleridir hayatın… Hele de bir kadın için…

3 ay sonra 35 olacağımdan mı bilmem ama yazasım geldi işte bunları… O gün çalan müzik aldı götürdü beni, bir sürü şey düşündüm o 5 dakikada… Kasada parayı öderken beynimin bir tarafından aktı gitti bu düşünceler… Hayat güzel hem de çok güzel… Gittiğim yoldan çok memnunum, yanımdakiler ise bana bu yolun hediyesi…

Hadi siz de kapayın gözlerinizi, dinleyin… Bir “My Way” iyi gider bu kadar lafın üstüne…

Kürkçü Dükkanı

Pazartesi gecesi saat 12:00’da “kürkçü dükkanına” döndük. Ertesi gün iş var tabii!

Çocuğumun ise nevri dönmüş; “tatil bitti mii?!” diye soruyor. Sabah işe giderken Doruk’la kapı önünde yaşayacaklarımın ihtimali beynimin içinde dolanıyor ama hiç oralı olmuyorum! Tatilden gelmişliğin verdiği enerji ile gecenin o saatine bakmadan bavulları boşaltıyorum; kirliler kirliye, temizler yerine şeklinde ayırıyorum eşyaları… Doruk hala ortalıkta dolanıyor bu arada… Saat olmuş 01:00! Neymiş; “oyuncaklarını çok özlemiş uyumayacakmış!”

Ertesi sabah biraz mırın kırın etse de tatilin son 3 gününde verdiğim telkinden midir yoksa bu tatilde gerçekten büyüdüğünü kanıtlandığından mıdır bilmem, kapı önündeki vedalaşma sahnemiz hiç düşündüğüm gibi olmuyor… Beni öpüyor, sarılıyor, balkondan el sallarken “anne işin bitince gel” diyor.

İşe giderken “çocuk” denilen bu bücürlerin insanın hayatında nasıl bu kadar büyük değişiklikler yarattıklarını düşünüyorum! Tatil anlayışımız oyun parklarından, çocuk eğlence yerlerinden ibaret olmaya başlamış…

Çocuklu yolculuğumuzun ilk durağı Pforzheim; tatilimize bundan 9 sene önce evlenip gittiğimiz yeri ziyaret ederek başlıyoruz… Bonn-Pforzheim arası arabayla 3 saat ama Doruk’la min. bir yarım saat atıyor tabii… Sene 2003’te evlenip geldiğimiz yerdeyiz… Hala aynı gibi hissediyorum ama üzerinden 9 sene geçmiş… Kucağımızda bir canavarla 9 sene önce yaşadığımız bu binaya bakıyoruz… Minik canavarın ise bir şeyden haberi yok, oyun peşinde… Çok özlemişim… Tüm hatıralarım canlanıyor… O an orada olmaktan çok büyük keyif alıyorum…

Anılarımızla vedalaşıp yine arabayla İsviçre’ye geçiyoruz ve o gece Zurih’te kalıyoruz. Doruk aşırı mutlu… Annesi yanında, babası yanında ama bir de çok özlediği amcası da yanında ve onunla sürekli oyun oynuyor, şakalaşıyor…Daha ne istesin!

Ertesi gün Zurih’te biraz gezip İtalya’ya geçiyoruz. 2 gece Portofino‘da konaklıyoruz.  Bu arada Doruk her gece başka otelde kalmamızdan oldukça şaşkın; “Bu gece yerde uyuycaz anne? buyda mı uyuycaz? nedenn?” diye sürekli soru halinde…

Manzara harika… Fonda İtalyan asıllı şarkıcı, sinema oyuncusu Dalida’dan “I found my love in Portofino” çalıyor… Dinlendiğimi, hayattan keyif aldığımı hissediyorum ve çok mutluyum…

Biz manzaraya Doruk elindeki şekere bakıyor… Bir çocuk için hayatın anlamı bu kadar basit ve düz… Dünyanın neresinde olduğunun pek anlamı yok… Eğer elinde şekeri ve yakınında da oyun oynayabileceği bir yer varsa onun için hayat son derece yolunda demektir….

İtalya’dan Fransa’ya geçiyoruz. Bir gece de Strasbourg’ da kalıp ertesi gün Bonn’a geri dönüyoruz. Bonn’da hava kapalı…Güneş yok, sanki mart ayı gibi serin ve hatta yağmurlu hava… Gerçek hayata dönüş için bavullarımızı hazırlıyorum… Bu arada küçük oğlumu tebrik ediyorum. Niye mi? Çünkü bezi bıraktığımız şu dönemde arabayla yaptığımız 2.000 km’yi aşan tüm gezimiz boyunca benzinci bulana kadar dayandığı ve artık büyüdüğünü kanıtladığı için…

İki Gönül Bir Olmuş Samanlık Seyran Olmuş

Yarın yola çıkıyoruz, bavul hazırlıyorum. “Survival” a katılan yarışmacılar benim 1 hafta için aldığım eşyayı almamışlardır yanlarına! Öyle bir hayal gücüm var ki sanki tatile değil de felaket bölgesine yardım kurtarma ekibi olarak gidiyoruz ailecek!

“Ya Doruk’un gece yarısı birden ateşi çıkarsa” diyorum hopp oldu mu sana ilaç çantası! Carpol’ünden derecesine, burun damlasından öksürük şurubuna kadar koymuşum bir saniyede! “Bezden kurtulduk ama hani oldu ya uçakta filan çocuk kakasını çişini tuvalete yapmayacağı tutarsa” diyorum hoppp bezler bavulun yarısını kapladı bile! Bu düşünce başka bir düşünceyi tetikliyor tabii; “İyi de bu çocuk evde lazımlık kullanıyor, orada nasıl yapacak şimdi!?” diyorum… Ohh bir de klozet aparatını bavula sığdırmaya çalışırken buluyorum kendimi!!! “Peki ya uçaktaki yiyecekleri beğenmezse?! En iyisi ben bu çocuğa yanımda bir şeyler götüreyim de aç kalmasın diyorum” ohhh yiyecek çantası olmuş bile! Doruk ne kelime bütün uçak bulutların üzerinde piknik yapabiliriz benim götüreceklerimle!

İşte böyle kafayı yemiş bir şekilde bütün evi Almanya’ya taşımaya kararlıyken “Hava soğuk olur mu acaba, ya yağmur yağarsa” diye geçirdim aklımdan. Hemen Devrim’e koştum tabii, sanki adamcağız İphone weather app! “Yok yaa, hatırlasana biz Almanya’da yaşarken bu vakitler güneşli olurdu” dedi. “Doğru diyorsun, güzeldi hava” dedim rahatladım ama sonra aklıma evvelki sene maaile gittiğimiz tatil geldi. Geçen sene bu zamanlardı. İstanbul yanıyordu biz yine Almanya ülke sınırlarına girince donmuştuk, üşümekten sinirlerim bozulmuştu. O anı hatırlayınca hemen bavula bir adet yağmurluk, 2 adet polar şeklinde tıkıştırmaya koyuldum. Oh genişliyor bavul pek güzel…!!!

Bu arada Devrim “ya olur mu biz Pforzheim’ da yaşarken bu vakitler hava gayet sıcaktı diye hatırlıyorum, öyle değil mi ??!” diye yanıma geldi. Ben de hem fikir olunca merak ettik, açtık baktık AMA durum buymuş!

16 derece ve zaman zaman da yağmurlu bir yer acaba neden bizim aklımızda günlük güneşlik ve sıcak kalmış olabilir diye düşünce günün sonunda geldiğimiz nokta şu oldu; Almanya’da yaşarken yeni evliydik. Türkiye’de evlenip 1 hafta içerisinde de Almanya’ya gitmiştik. Herhalde bu sebepten olsa gerek “iki gönül bir olmuş bize samanlık seyran olmuş” dedik ve başka bir açıklama da bulamadık! Demek ki insan mutlu bir ruh hali içindeyse etrafında şimşekler de çaksa güneş ışıltısı gibi geliyormuş, enteresan!

İğneada

Geçen hafta Cuma günü iş çıkışı sadece hafta sonu için bastık İğneada’ya gittik. Öncelikle şunu söyleyeyim adında “ada” kelimesi geçse de İğneada bir ada değil! İğneada Belediyesi’nin hazırladığı bu video oldukça detaylı anlatmış İğneada’yı.

İstanbul’dan 2- 2,5 saat sürecek yolculuğumuz Doruk’un daha İstanbul’dan bile çıkamamışken arabada kusmasıyla başladı. Çok telaşlanmadım çünkü oğlumu tanıyorum aynı bana benzemiş. Bütün çocukluğum araba tutmasıyla geçti. Ayıptır söylemesi hala bile arka koltuğa oturunca -ki Doruk sağolsun genelde öyle oluyor- yol tutar! Neyse kustu ve rahatladı sanki… Sonrasında deliksiz bir uyku ile uyandığında hiçbir şeyi yoktu.

Kaldığımız otelin giriş kapısına dekor amaçlı eski fayton arabalarını koymuşlar. Gerçekten çok hoş duruyordu ve ilgi çekiyordu. Tabii daha arabadan iner inmez Doruk’un soru yağmuruyla karşı karşıya kaldık. “Anne bu ayabanın adı ne?”, “Nasıl gidiyo?”, “Nereye oturucam?”, “Oturabiliy miyim?” vs… vs… vs..

Gün boyuca denizden çıkmayan tam odaya gitmek üzereyken havuzu da görüp onun da keyfini çıkaran Doruk Paşa kapanışı otelin dış kapısındaki bu faytonlara binerek kapatıyordu. Zaten ilk gün deniz ve havuzdan ne kadar yorulmuşsa saat 17:00’da iptal oldu kendisi! Ertesi gün yani Pazar günü saat 07:00’da uyandı!!!! Hoş biz cumartesi gecesini dalga sesleri eşliğinde güzelce sahil kenarında birlikte yemek yeriz diye hayal etmiştik ama günün sonunda kendimizi otel odasında birimiz uyuyan Doruk Paşa’nın başında nöbet tutarken diğeri restoranda tek başına yemek yerken bulduk. Olsundu, varsındı… Yeterki gönüller bir olsundu ve tabii çocuğumuz mutlu olsundu…

Pazar günü öğleden sonra otelden ayrılacağız Doruk’u faytonların üzerinden alamıyoruz. Otelin giriş kapısında 3 tane fayton var hepsine sırasıyla binip, sürekli bir şeyler anlatıyor. Güneş beynimize geçmiş, etraftakilerin bakışları altında çocuğuna laf geçiremeyen ezik anne baba konumundan kurtulmak amaçlı bir gülümseme yapıştırmışım yüzüme “oğllummm gelll” yapıyorum! Onu içeri girmeye ikna edemiyoruz! Hal böyle olunca haydi bir fayton turu yapalım da bari şu çocuk da hevesini alsın, bu alet nasıl gidiyormuş görsün, biz de ele güne karşı durumu kurtaralım istedik. Faytoncu Devrim’e dönüp ” Abi ufaklık 5-10 dakika içinde uyur, genelde çocuklara beşik gibi geliyor burası, uyuyorlar.” dedi. Devrim de ben de öyle bir içten “keşkeeeeeeee” çekmişiz ki adamcağız daha o vakit bunun gerçek olmayacağını anladı! Zaten Doruk adamcağızı esir aldı. Arka koltuktan sorduğu sorular duyulmaya değerdi;

– Abi bunun anahtayı neydeee? (Adam gülünce bana dönerek) Abi anahtayı nereye takıyoo?

– Bunun vitesi vaaa mıı? Yerdeee? Neden yokkk? Nedenn? Yok mu?

– At yorulmaz mıı? Yorulunca ne der? Niyee??

– Abi neden ata “hadi kızım” diyoo? At kız mıı? Nedenn?

– (At pisliğini yapsın diye arkasına serilmiş bezi kastederek) O nee? (Bizim açıklamamız sonrasında )At beze mi yapıyo? Tulalete yapmaz mııı? Beze yapar mı?Kuyruğundan mı yapıyoo? Nedeennn?

– Atın ayağı kaymaz mıı? Nedennn?

– (5 dakikalık molada atın çimen yediğini görünce) At acıkmış mııı? At ot yer mi? Dişiyle yer mii? Nedennn?

Adamcağız turun sonunda biz artık arabasından inelim diye üstüne para verecek hale geldi ama Doruk’un fayton sevdasına değdi galiba!

Baba Olmak

 Blogum Dergisi Temmuz Sayısında yayınlanan yazıma buradan ulaşabilirsiniz(6. sayfadayım:) Blogum Dergisi gerçekten keyifle okuyacağınız ve birbirinden farklı konulara değinen blog yazarlarına bir anda ulaşabileceğiniz eğlenceli bir dergi… Şiddetle tavsiye derim:)

Okumadan önce not: Bu yazıyı aslında Devrim’e “Babalar Günü” hediyesi olarak yazmıştım.  Biraz geçikmeli oldu, ama hoş oldu.

Hep düşünmüşümdür acaba bir kadın ne zaman “anne” ve bir erkek ne zaman “baba” olur diye…

Kadın için “annelik” hamile olduğunu öğrendiğin an itibari ile başlıyorsa eğer erkek için “babalık”  ne zaman başlar?

Kadın daha doktorun bile ultrasonda tam olarak göremediği o miniği hemen kabullenip “anne” havasına girmiş bulur kendisini… Bu ruh haline girmesi öncelikle hormonların yüzünden ya da sayesinden diyebiliriz ama zaten kadın olmanın getirdiği bir “anaçlıkla” olaya yatkınlık da yok değildir hani… Bilimsel açıdan bakarsak HCG adı verilen ve hamileliğin oluşmasıyla beraber artış gösteren bu hormon tüm dünyanızı kaplayıp sizi aşıp başka bir boyuta taşır… Bu noktadan sonra hayatınızdaki tek konunuz, tek amacınız o küçücük şey olup benliğinizi kaplar…Hatta kendinizi ve karnınızdakini o kadar önemsersiniz ki hamile bir bayan olarak kendinizi dünya üzerinde insan neslinin son türünü taşıyormuş gibi zannedersiniz…

Baba olmak ise zordur… Onların tarafı böyle işlemez… İşte bence tam da bu sebepten dolayı babalık daha farklı bakılması gereken bir kavramdır… Erkeklerin bünyesinde kendilerini baba hissettirecek hormonlar dolaşmaz ya da 9 ay boyunca “bebek” ve “annelik” ruhunu tüm bedenleriyle hissedecekleri bir sistem üzerinde gitmez hayatları… Bu yönden baktığınızda hamilelik süreci ile başlayan bu yeni hayatı bir nevi kenardan izleyip takip ederken içindeymiş gibi olmaya çalışıp, kadını anlamaya çalışmakla geçer zamanları… Bizi o an için hissedemeseler bile anlamaya, ayak uydurmaya çalışırlar… Bizim 9 ay boyunca farkına varmadan sindirerek üzerimize aldığımız “annelik” rolünün, sürecinin aksine babalar 9 ay sonunda birden kucaklarına uzatılan “nur topu”  gibi bir bebek ile “babalık” kategorisinde bulurlar kendilerini…

İşte bu yüzden baba olmak çaba gerektirir, zaman gerektirir… Baba olmak annelikten çok daha emek ister… O minik elleri avucuna aldığında sahip olduğun kadından başka bir canlıya daha sorumluluk hissetmektir baba olmak…Baba olmak güçlü olmaktır, bazen içine atmaktır sıkıntıları… Kendi kendine çözüm bulmaktır sorunlara… Baba olmak ağlayamamaktır… Sevdiğin kadın ağlasa da yanında, çocuğun göz yaşlarıyla gelse de kucağına, çok üzülsen de gösterememektir göz yaşlarını… Çünkü güçsüz görünmeyi kaldıramaz baba olmak… Kadın da çocuk da babaya dayar sırtını… Dayandığın omuzun hiç çökmemesidir baba olmak…Baba olmak dağ gibi olmaktır. Deniz gibi uçsuz bucaksız dururken bir liman gibi sığınaklı olmayı gerektirir babalık… Baba olmak cesaret gerektirir… Herkesin medet umduğu süper kahramandır baba…  Yuvayı anne kuş yapsa da evin direğidir baba… Aynı çatı altında atan başka bir kalpten daha mesul olmaktır… Baba olmak varlığınla tüm korkuları silmektir, sadece varlığınla o evde yarattığın huzurdur… Baba olmak umut olmaktır… Geleceğe, hayata, sevdiğin kadına, çocuğuna herkese güzel günler vadetmektir… Evladına her baktığında sevdiğin kadından bir parçayı onun yüzünde görmek, çocuğunu her öptüğünde onun kalbinde bıraktığın sevgi dolu izlerdir…

Zordur baba olmak… Emek ister…

Zoru başaran biri var hayatımda… Yaşamıma ışık tutan… Sırtımı dayadığım, sonuna kadar inandığım… Hem sevgilim hem hayat arkadaşım… Sonsuz teşekkürler varlığın için… Sonsuz teşekkürler emeklerin için…

Babalar Günün kutlu olsun…

Oğlun da ben de seni çok ama çok seviyoruz…

Erik

Can eriği mayhoştur yemesi de pek hoştur! Erik candır, erik canandır!

Hayat da aynen erik gibidir; önce görünüşüne kapılırsınız, cazip gelir… Diri durur, tazedir… Tabiri caizse “kütür kütür” yaşamaya hazırsınızdır!:) Rengi de çok çekicidir. Sonra bir ısırık alırsınız ekşi ve mayhoş tadı ağzınızı burar. Tamam burar burmasına ama ikinci bir ısırık almamak için de kendinizi durdurmazsınız… Çok lezzetlidir, mayhoşluğu bile hoş gelir insana…. Bir ısırık, bir ısırık daha derken bakmışsınız üçer beşer gitmiş seneler yani erikler…. Arkasından yaşanmışlıkların kırıntısı çekirdekler durur bir tabağın kenarında…. Ama bilirsiniz önünüzde koca bir poşet erik daha vardır, onları da aynı heyecanla tüketmek için saldırırsınız hayata aman torbayaa….

Diyee düşünüyordum koca bir kase eriği tek başıma yerken! Dedim ki kendi kendime “yani bir erikten nerelere geldin alalala…” Ama bu erik değil mi ki beni hamileliğimde gözü yollarda bırakmış, bu erik değil mi ki kendisine duyduğum arzudan vatan hasretliğimi arattırmış… Yani artık nasıl içime yer ettiyse kendisini her gördüğümde o günlere gidiyorum…Varolsun, sağolsun!

Doruk’a hamileyken bir arkadaşımın facebook duvarında şöyle bir yazı gördüm; “Erik yedim, oh ne güzel!” Bu yazıyı okudum ve o an canım erik çekti! Devrim’e dedim ki “Erik alalım da şöyle doya doya yiyelim”, “Tamam” dedi. Neyse dön dolaş koca New York’ta erik yok! Zaten Amerikalılar “can eriği” diye bir kavramdan bi haberler! Devrim bayağı bir araştırdı, Türk marketleri bile kalmadı sormadığı ama yok! O sırada İstanbul’daki çok yakın arkadaşlarımız Amerika’ya geliyorlardı, “Türkiye’den ne istersiniz?” diye sordular. “SADECE ERİKKK!” dedim tabii ki! Kalbim heyecanla çarptı, içimi bir umut ışığı kapladı! Hayır aşerme filan değildi benimkisi sadece canım normal halimdeyken nasıl erik isterse öyle erik istemişti ama bulamayınca isteğim arttı da arttı. Ben heyecanla erik bekliyorum Türkiye’den ama içeriye girerken kapıda el koymuşlar benim eriklere!!! “Meyve sebze yasak” demişler. Hiç acımadan almışlar bir torba CAN ERİĞİNİ içeri! Arkadaşlarımız benden daha çok üzülmüşlerdi bu duruma… Her yolu denemişler hamile olduğumu canımın çektiğini bile söylemişler ama nafile! Aradan 1 ay sonra filan bu kez Devrim’in kardeşi gelecekti yanımıza… Tabii biz hala erik bulamamışız, zaten artık erik mevsimi de bitmek üzere… Neyse dedim “Ne yap ne et bana erik getir!” Onun eriğine de el koymamışlar mı çıkışta!!! Adamlar da diyordur “alalalaa niye bu Türkler bu ülkeye erik getirmekte bu kadar ısrarcı” diye 🙂 Aradan 3-4 hafta geçti geçmedi tam hatırlamıyorum. Bir gün Türkiye’den gelen boş bavulu köşeye koymak için kaldırıyorum içinden yere 2 TANE ERİK YUVARLANMASIN MI!!!!! Öylece ayaklarımın dibinde duruyorlar! SADECE 2 TANE CAN ERİK, GÜZEL ERİKKK!!!! Hemen alırsın onları bir güzel yıkarsın sanki çokmuş gibi, bir de küçük bir kaseye koyarsın, aman ne mutlu olmuştum ne mutlu olmuştum!!! 2 eriği 2 saatte küçük küçük ısıra ısıra yediğimi hatırlıyorum!!!

Yaa işte bundan dolayı ben her erik yediğimde o günlere giderim. Acaba diyorum bu Doruk’un mayhoşluğu hamileliğimde yiyemediğim bu iki erikten mi!!! ??:)

Gülme Komşuna Gelir Başına!

Karnım burnumda heyecanla Doruk Paşa’ yı bekliyoruz… Zannediyoruz böyle çocuk doğacak hayat lay lay lom geçecek. “Hadi uyusun” diyeceğiz uyuyacak, bezi kirlenince hemen değiştirip yenisini takacağız, o da bu arada hiç hareket etmeden ağlayıp sızlanmadan öylece bekleyecek bizi! “Hıh şimdi banyo vakti” diyeceğiz alıp yıkayıvereceğiz iki dakikada! Hani abarttım tabii bu kadar düşünmesek de yaşayacaklarımız hakkında hiçbir fikrimiz yok elbette!

Zaten hayat bana güzel o zamanlar… Yurt dışında yaşıyoruz, çalışmıyorum etmiyorum… Tek derdim gezmek tozmak, eğlenmek, arkadaşlarla buluşmak… Aslında kendime çok da haksızlık etmeyeyim okuldaki gönüllü işlerde çalışıyorum, “marketing” dersleri alıyorum, haftanın 3 günü okulum var vs…

Okuldan eve dönüş saatim tam Family Guy‘ın başladığı saate denk geliyordu. Kendime güzel bir yemek hazırlayıp televizyonun karşınında yemeğimi yemeğe bayılırdım. İşte öyle günlerden bir gün şu aşağıda izleyeceğiniz sahneye saatlerce güldüğümü, “hoh hohhh aman ne komik, nereden bulmuşlar bunu ya harika!!!” dediğimi ve hatta sırf komiklik olsun diye aynı diyaloğu sürekli Devrim’in ismini tekrarlamak süretiyle kendisine uygulayıp onu çok sinir edip aynı zamanda da güldürdüğümü gayet net hatırlıyorum. Günlerce aramızda espri konusu olmuştu bu diyalog… Hatta bir ara Family Guy’ın fragmanı olarak bu bölümü kullanıyorlardı. Kanal değiştirirken filan denk gelirsem hiç kaçırmaz sanki ilk defa izliyormuş gibi yeniden izler gülerdim….

Eee insana sorarlar di mi; “Ee be kadın karnın burnunda iken sen bunlara nasıl gülüyorsun?! Bir gün bunları sen de yaşayacaksın o zaman neye güleceksin peki!?” diye. Hani derler ya “ben onu filmlerde olur sanmıştım” diye ben de bu diyalogları çizgi film karelerinde olur sanmıştım! Bizzat yaşayacağımızı hiçççç mi hiçççç düşünmemiştim. Ben bu çocuk milletinin gerçekten böyle, yani bu derece ısrarlı olabileceklerini düşünmemiştim!!!! Ama gel gör ki aynen öyleymiş! Şimdi bizzat kendi evimde bizzat kendim baş rolde olarak bu tarz diyalogları yaşıyoruz sevgili oğlumla, kendisi tutturduğu konu her ne ise işte bu derece ısrarlı!

Atalarımızın bu tarz durumlar için söyledikleri bir söz hali hazırda mevcut zaten bu sebeple lafı fazla uzatmaya gerek yok; “Gülme komşuna gelir başına!” Atalarımız bir kere de yanlış bir şey dese şaşacağım zaten, bir insanın her sözü mü doğru olur kardeşim!

Kıl Olduğum 5 Şey

1) “Ben çocuğumu bakıcıya bırakamadım” diyen anneler: Niye bir anne diğer bir anneye böyle bir şey der ki!?? Hangi anne çocuğuna kendisi bakmak istemez!? Zaten çalışan bir kadın için her gün çocuğunu tanımadığı bir kadına bırakıp işe gitmek yeterince vicdan azaplı bir işkence iken bir de başka bir anneden böyle iğneler gibi, can acıtır gibi bir cümle duymaya ihtiyaç var mıdır? Aklınızda olsun siz siz olun içinizden geçirseniz bile bana söylemeyin…

2) Metro çıkışında daha yürüyen merdivende sigarasını yakanlar: Muhtemelen bu kişiler de bana fena halde kıl oluyordur. Çünkü sigarasını yaktığı anda arkasında duran kişi yani “BEN” sinirli bir şekilde höfleyip pöfleyerek “2 dakika yukarı çıkmayı bekleyip öyle içseniz olmuyor di mi!! alalalalaa!!” diye gıcık bir tarzla arkaya yığılmış olan duman bulutunun içinden çıkıp sinirli adımlarla yürüyen merdivenin sol şeridinden tırmanışa geçiyorum. Artık arkamdan ne deniyor siz hesap edin.

3) Sürekli ödemeli arayanlar: Cep telefonun çalar, ekrana rehberinde kayıtlı birinin numarası çıktığı için “merhaba, naber” gibi selamlama cümlesiyle açarsın ama karşında dura dura konuşan tiz sesli o kadın çıkar ve “…kabul ediyorsanız 1’e etmiyorsanız 0’a ” diye devam eder. Sen de mecburen kabul edersin! Etmesen uçurumun kenarında sana tutunmuş eli bırakmışsın gibi bir his yaratıyor insanda… İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü hesabı…

4) Tam sıra bana geldiğinde kağıdın bitmesi: Bu bana sürekli olan bir şey… Mesela tek sayfa nüfus cüzdanı fotokopisi çektireceğim di mi tam da sıra bana geldiğinde kağıt biter! Adam koca kağıt blogunu bir saat açar, kağıtlar birbirine yapışmasın diye aralarına üfler, sağa sola büker. Bana orada fenalık gelir! Neden hep bana gelince biter bu kağıt? Alış verişte ödemeyi yapacağım kredi kartını uzatırım yazar kasanın fişi biter!!! Bir saat kasiyer boş kasa fişini bulamaz, sonra diğerine “fiş rulosu nerede?” diye sorar, yine bulamaz öbürü gelir elini atar bulur! Tuvalete girerim tuvalet kağıdı bitmiş, boş karton duruyor orada öyle!!! Bu kadar da olmaz dedittiren cinsten yani!

5) Beni hiç tanımayan birinin bana “canım”, “sen”, “tatlım” diye hitap etmesi: Genelde telefonla konuşurken daha o an sesini bile yeni duyduğum, hiç tanımadığım bu kişinin neden ve nereden “canı” olduğumu ve ne ara “sen” diyecek kadar yakınlaştığımızı bilemiyorum…

Her Gün Olan 5 Şey

Tamam, rutinleri severim ama bunları değiştirsem hayrıma olacak;

1)Tekme ve/veya ağlama sesiyle uyandırılmak:

Bir gün de öperek uyandır be evladım! Bir kere saçımı okşa, sarıl öp “anneciğim ben uyandım ama sen sakın kalkma, uyumaya devam et ben içeride oyuncaklarımla oynayacağım” de… Hiç mi mümkünü yok? En azından geceleri hiççç uyanmadan, kafama gözüme patlatmadan deliksiz uyu da ikimiz de gün yüzü görelim….

2) “Bugün Ne Giyinsem?!” diye tüm dolabı aşağıya indirmek:

Bu madde ben kendimi bildim bileli vardır. Bütün dolabı bir kez dener, her seferinde o denediğime göre ayakkabı çanta düşünür sonra muhtemelen ilk denediğim kıyafeti giyer çıkarım! İrdelemeyelim zira kendimle ilgili zor değişecek bir durum gibi göründüğünden direkt öbür maddeye geçelim…

3) Metroda trenin kapanmak üzere olan kapısından içeriye atlayamaMAK!:

İşe gidiyorum, yürüyen merdivenlerden yavaş yavaş iniyorum aşağıya… Tren geliyor, sesini duyuyorum ve birden depara geçiyorum, yürüyen merdivelerin sol şeridinden tepe taplak yuvarmak pahasına da olsa uçarak iniyorum aşağı ve yine aynı sahne; trenin kapıları kapanmak üzereyken yetişiyorum! İkilemdeyim; oraya kadar koşmuşsun hemen içeri atla di mi!? Yok ben o kapanan kapıların arasından son bir hamle ile içeriye zıplayamıyorum bir türlü!

4) Sabah kahvaltısında kendime ne alsam diye düşünüp sonuçta hiçbir şey almadan ofise gelip mısır gevreği yemek:

Her sabah simit sarayının önünden geçerken, güzel kokular burnuma burnuma geliyor. İrademe hakim oluyorum ama her sabah da mısır gevreği yenmez ki ya!

5) Çocuğu uyuturken uyuyakalmak, diş fırçalayıp geri yatmak için kalkıp bütün evi kırklamak:

Paşamız hem annesini hem babasını yanında istiyor uyurken! Eee kabahat bizde tabii, vaktiyle he demişiz yatmışız yanına… Hal böyle olunca paşamız uyuyor uyumasına ama biz de onunla birlikte uyuya kalıyoruz. Sonra bir uyanıyorum ışıklar açık, bazen televizyon çalışıyor biz topluca uykudayız. Hadi diyorum dişimi fırçalayayım ben de yatayım. Işığı kapatırken salondaki meyve tabağına takılıyor gözüm. Onu mutfağa götüreyim diyorum ki mutfağa girdiğime gireceğime bin pişman oluyorum zaten! Neyse mutfaktan çıkıyorum bu sefer hadi antredeki şu oyuncağı da yerine kaldırayım diye paşamızın odasına giriyorum..Böylee böyle geçiyor mu sana 1 saat! Yok neymiş ben dişimi fırçalayıp hemen yatacakmışım!

Babalar ve Oğullar

Doruk’a “Bugün Babalar Günü Doruk” dedim. “Babaalar Günü müü?” diye cevap aldım. Genelde aklına yatmayan anlayamadığı bir şey olduğu zaman benim cümlemi soru cümlesi şeklinde bana geri soruyor. Ee ne anlasın yavrucak. Ben yine de devam ettim; “Evet Babalar Günüüüü, hadi öpelim kutlayalım babayı…”

Sonra düşündüm ki hani Doruk’un şansı olsa da babasına bir şeyler yazabilseydi şimdiki haliyle neler yazardı, neleri dile getirirdi… İşte bu mektup 2 yaş 8 aylık oğlundan babasına bu düşünceyle yazıldı;

Babacığım,

Baabaaa, şimdi bugüün pazaa(pazar) sabahı ya annee uyusun biz seninle logo oynayalım mı? Sen bana uçak yapaa mısın?

Baba, ben seni çok seviyouum.Seninle oyun oynamak çok zevkli… En çok da senin ayabanı kullanmayı seviyoyum. Sen ayabayı park etmeden koltuğumdan kalkamam mı? Nedeen?Park edince koltuğumdan kalkabiler miyim? Söyley misin? Nedeen? Ayaba durunca ben kucağına otuyup diyeksyon (direksiyon) çevirip arabayı payk(park) edebiler miyim? Ben ayabanın motorunu sormuştum sen bana ayabanın önünü açıp motoru göstey miştin mi? Bi daha bakabiler miyim? Anne beni kucağına alsın, sen ayabayı çalıştıy ben motora çalışıyken bakıyım. Olar mı? Bi de yedek pastik (yedek lastik) neede (nerede) duruyor onu da gösteyiy misin?

Hafta sonu olunca paya (para) atmalı arabalara gidelimmm ama sen beni iş makinası olana götüy tamam mı baba? Öbürlerini çok semiyoum, iş makinası seviyoyum.

Annem “Bugün Babalar Günü” dedi. Seni öpüp kutlamamı söledi (söyledi). Babalar Günün Kutlu olsun babacım…

Sokakta yüyüyken beni omzunda taşıdığın, kongıyeden(kongreden) dönerken kocaaman bi iş makinası aldığın, evdeki elektiyikli ev aletlerini incelememe ve seninle birlikte kullanmama izin veydiğin(verdiğin), benimle tamircilik oynadığın ve dolabı tamiy edeyken benden yardım(!) istediğin, kaapuzun en güzel yerini bana ayırdığın, annemin ‘hayır’ dediği şeylere bazen boş bulunup ‘evet’ dediğin, benimle her pazar sabahı simit almaya gitiğin, legodan uçak, çöp arabası, vinç yaptıın(yaptığın) ve ben hastayken beni doktora götüyüp “geçicek” dediğin için teşekkür ederim.

İyiki sen babam olmuşsun.

Doduk Efe Diyik

Ve Yeni Bir Milat Daha…

Doruk yürümeye başladığında tam 10 aylıktı. Türkiye’ye döneli 3, iş hayatına geri döneli ise 2 ay olmuştu. Doğumundan sonra ilk 7 ay kendim bakmıştım çocuğuma, annemin doğum için yanımıza gelmesi ve ilk 3 ay verdiği destek yadsınamaz tabii ki… Türkiye’ye dönünce de bakıcı bulma sürecimizde yine annem baktı oğluşa…

Bir cuma günüydü, iş çıkışı mutat bakıcı görüşmelerimizden birini gerçekleştirmek için Devrim’le buluşmuştuk. Sonrasında koşa koşa eve döndük. Zira o zamanlar emziren bir anneydim bir de annemi yeni bakıcı adayımızla tanıştırmak istiyorduk.(Sonra ilk bakıcımız oldu kendisi zaten..) Kapıyı çaldık, annem “bir dakikaa, bir dakika” diyordu ama kapıyı açmıyordu. Sonra kapı yarım açıldı, bir ittik ki Doruk sokak kapısının karşısındaki odadan bize doğru aynen bu aşağıdaki fotoğrafta olduğu gibi dengesini kurmak için elleri ileriye doğru uzanmış bir şekilde yürüyor. Doruk düşecek diye bir hışım “Annnee tutt düşeceekk” dediğimi ve annemin de aynı anda eliyle sus işareti yaptığını hatırlıyorum. Eğer ben aşırı tepki gösterirsem birden korkup yürümeyi bırakabilirmiş. Tabii minik bızdık beni duymamıştı bile onun derdi o zorlu 3-4 adımı atıp annesiyle babasına kavuşabilmekti. En büyük miladımız bu olmuştu ve Doruk’un bu erken gelen mobilitesi hayatımıza yepyeni ve yorucu bir renk(!) katmıştı.

İlk adımlar… /30 Ağustos 2010

Sonra konuşma sürecine girdi. Sürekli işaret parmak bir şeyleri gösteriyor ve sesler çıkarıyordu. 15 aylık filandı, bir gün bir baktık, ben otururken yanıma gelip bir yandan da sanki beni kaldırabilecekmiş gibi eliyle kaldırmaya çalışarak “annee hadi galk (kalk)” dedi! İlk cümlesi bu oldu Doruk’un!!! Onun çok konuşan bu yanı da hayatımızı bambaşka bir boyuta taşıdı!

Ve şimdi bir başka dönem daha kapanmak üzere… Artık Doruk bezden tamamen kurtuluyor… Çiş kısmını çözeli min. 5 ay oldu, 5 aydır evde bez kullanmıyoruz ama diğeri için “bez tak anne” diyordu. Yani komik bir durum, bilinçli ama kakası gelince bez istiyor illaki… Bu hafta neredeyse hiç bez kullanmadı… Yani artık yeni bir sayfa daha açıyoruz…Bazen onun büyümesi beni o kadar duygusal yapıyor ki sevinmem gereken şeylere bile yeterince sevinemiyorum. Daha 1 sene önceki fotoğraflarda bile bebek yüzü var. Benim oğlum artık gerçekten çok büyüdü. Eski fotoğraflarındaki bukle bukle saçları, bebek bakışları, hiçbir şey bilmez korunmasız halleri geride kaldı…

Çocuk dediğin şey gerçekten çok büyük bir emek…

Büyük Düşün De Büyük KonuşMA!

Çok büyük konuşmayacaksın şu hayatta… Her zaman ağzından büyük cümleler çıkmadan önce bir yutkunup iki düşüneceksin. Çünkü sonra ağzından çıkan bu cümleleri geri yiyebilme ihtimalini çok iyi bileceksin.

Aman ben pek korkarım büyük konuşmaktan… Korkarım da çok konuştuğum için arada kaçırıyorum işte… Zira hiç durmayan ve ışık hızında giden çeneme müdahale etme şansım düşük, kader utansın! Çoğu zaman fikrimi beyan ettikten sonra “Aaa bak yine büyük konuştummm iştee!!!” diye yakınırken bulurum kendimi. Bir de fikrini böyle kalabalık bir ortamda beyan edip sonra o kişilerden biri seni “hayatta yapmammm!!” dediğin o şeyi yaparken yakalarlarsa vay halineee… Hemen bir heyecan başlanır cümleye “nee oo, daha bir kaç sene önce öyle demiyordun amaa!? Nasılmış?”… “Nasılmış?!” kelimesi burada soru zamiri anlamını yitirerek daha çok iğneleme ifade eder ki; içerik olarak “oh çok iyi oldu… başına geldi de gününü gördün!” kıvamında söylenmiş bir cümledir kendisi… Arif olan anlar ama bir şey de yapamaz…. “Nasılmış!?” sorusunu soran kişi sizden cevap beklemez zaten… O ezilip büzülerek karşısında küçülmenizden hoşnut olmak duygusu içerisindedir o an…

Sene 2008, daha benim oğlan portakalda vitamin… 30’lu yaşların başındayım ama kendimi 25 yaşında filan zannediyorum. Zira 5 senelik evli bile olsak çoluk çocuk olmayınca hayat böyle gezmeler, tozmalar, eğlenceler, gülmeler, kahkahalar şeklinde sadece kendine sorumlu geçiyor… Bir arkadaşımla konuşuyoruz. Kızcağız bana bir şey anlatırken cümle arasında da 3 yaşındaki oğlunun akşamları onların yanında yattığını söylüyor… Amaaaan ben böyle hemen atlıyorum 3 yaşındaki çocuk nasıl hala yanınızda yatıyor, olur mu öyle şey, çok yanlışş vs. vs. diyee…

Sene 2012, benim oğlan 2,5 yaşını da geçiyor… Ben 30’lu yaşlarımdayım ama kendimi arada sırada 50 gibi hissettiğim de olmuyor değil hani… Hayat çoluk çocuk, iş güç, ev, yemek şeklinde geçiyor… Bir arkadaşımla konuşuyoruz. Kızcağıza laf arasında Doruk’un geceleri bizim yatağımızda yatmasından şikayet etmeyi geçtiğimi bari yatağa enlemesine yatmasın da ayak tarafı kime geliyorsa tekmelerinden dayak yemeyelim diye dua ettiğimizi söylerken buluyorum kendimi !!! Hatta yastığıma kafasını koyacak diye artık kafamızın üzerinde uyuduğundan bahsediyorum!!!

İşin güzel kısmı bunları anlattığım kişi sene 2008’de bıdı bıdı ettiğim kişi değil Allahıma bin şükür! Tamam, büyük laf etmişim güzel güzel de çekiyorum cezamı… Napıyım demişim, çocuğum yokmuş, bilmemişim, ahkam kesmişim… Bir gün o kişiyle böyle bir muhabbet açılacak da o da bana “nasılmıışşş?!” yapacak diye panik atak içerisindeyim vallaa… Yazıyı okumaya da yakalanmasak bari 🙂

Sevgi Patlaması

Doruk ilk doğduğu günden bu yana içimden fışkıran bir sevgi seli ile uğraşıyorum. Zira bu sevgi seli “kediyi yıkarken değil sıkarken öldürdüm.” dedirtecek cinsten bir sevgi seli olduğu için tehlike arz ediyor!

Daha minnacık, 3 aylık bir şeydi…Onu yumuşak yumuşak, şefkatli şefkatli öperken birden kendimi çocuğu sıkıştırıp bacaklarını kollarını ısırmayla öpme arasında bir şeyler yaparken buluyordum. Annem her defasında “kızım daha 3 aylık bebek biraz sakin sev, yazık çocuğa” diye beni uyarsa da yok içimden çıkan bu çılgınca sevgi patlaması ile mücadele edemiyordum! Herhalde çocuğu yemek ister derecesinde sevdiğimden olsa gerek sadece yemek isimlerinden oluşan bir şarkı uydurdum ona… Bu şarkı Doruk tam da bir hindi boyutuna ulaştığında daha 2 aylıkken, yılbaşı arifesinde yazılmıştı ve sözleri şöyleydi; “Yılbaşı hindisiii, patates kızartması, yaprak sarması, patlıcan dolmasıııı, bulgur pilavıııı….vs. vs….” Şarkı tüm yemek çeşitleriyle böyle devam ederken ben Doruk’a saldırıyor onun şişko bacaklarından, gıdısından çılgınca öpüp yiyordum… Yiyordum ne, bu hala böyle…Diyorum ya ben çocuğumu önce sakince sevmeye başlayıp sonra birden içimden fışkıran bir sevgi patlaması ile çocuğu yeme kıvamına geliyorum! Engel olamıyorum!!! Hayır işin enteresan yani Doruk’un bu durumu kabullenmesi ve hatta ona yazdığım abuk subuk şarkıları çok sevip kendi kendine söyler hale gelmesi… Eee çocuk benim böyle uyduruk şarkılarımı duya duya büyüdüğü için repertuvarına dahil etmiş haliyle!!! Hatta geçenlerde bu şarkıyı kastederek  bana “annee bana o şaaakıyı yutıptan (youtube) açay mısın?” dediğinde işin boyutunu biraz aştığımı anladım 🙂 Ama yapacak bir şey yok… Kimse annesini seçemiyor. Zaten çocuk da beni böyle kabul etmiş durumda… Bazen kendi kendine geliyor yanıma ” yee beni annee yeee…hadi beni yee anne yeee” deyip öylece kuzu gibi yatıyor önüme ben onu haşince mıncık mıncık sevdikçe basıyor kahkahaları…alışmış çocuğum n’psın… Böyle anneye böyle çocuk…ben çocuğumu da sevgi delisi yaptım galiba…

Evvelki gece Devrim Doruk’a biraz sıkı sarılmış galiba Doruk’tan şöyle bir cümle geldi; “Baabaaa sen beni bööle çok sıkma, annem beni çok sıkabiliy!” Tabii biz patlattık kahkahayı… Bazen de Doruk’u beni uyarırken buluyorum; “anneee acıtmadan yee beni” Zavallım yaa, yeme kısmında sorun yok ama acıtmadan ye diyor…kabul etmiş olayı…. Yani diyeceğim şu çocuklar resmen nabza göre şerbet veriyorlar. Herkesi ayrı ayrı kabul ediyorlar, herkesten bekledikleri farklı… Anne sıkarak sever, baba sakin sever, anne buna kızar, baba kızmaz gibi ayrımları çok net biliyorlar… Onlardan öğrenecek çok şeyimiz var aslında…

Kriz Dönemi

Herkesin hayatında kriz dönemleri olur ve olacaktır bu konuda yapılacak bir şey yok ama konu şu ki neden sorunlar tek tek gelmez? Murphy Kanunları (http://tr.wikipedia.org/wiki/Murphy_Kanunları ) diye bir şey varsa geçtiğimiz Mayıs ayı içerisinde mevcut yazılı kanunların hepsini birer birer yaşayarak test etmenin yanı sıra üzerine yenilerini yazacak potansiyele de sahip oldum!

Kısaca özetlemek gerekirse Mayıs ayı gündemimiz Doruk’un biberon bırakma macerasıyla başladı. Hiç böyle bir planım yoktu aslında ama bahçede yere attığı biberonunun üzerinden Devrim yanlışlıkla arabayla üzerinden geçince (kulağa biraz garip gelse de böyle bir şey oldu:) işte bu fırsat deyip bir girişimde bulundum ve bomba elimde patladı! Öyle kolay değilmiş bu iş… Kabus gibi 1 haftanın sonunda kendi ellerimle “al çocuğum sütünü buradan iç” diye biberonu çocuğun burnuna dayarken buldum kendimi! 5 aydır çişini tuvalete yapan, bez kullanmayan ama kakası geldiğinde “anne bezimi bağla kaka yapcam” buyuran Doruk birden bire kendi kendine kakasını da tuvalete yapmaya karar verdi! İyi hoş çok güzel ama bu süreçte kabız oldu ki bu başlı başına bir olaydı…. Artık ben tuvalete giderken suçluluk hissetmeye başlamıştım neredeyse… Bu yetmedi aynı hafta bakıcımız hasta oldu telefon etti gelemiyorum diye, o gelemeyince ben de işe gidemedim tabii… İşler başımdan aşkın, evde Doruk’la çalışmak imkansız. Bu arada Doruk kabızlığın üzerine bir de grip oldu, sanırım bakıcımızdan geçti. Ondan sonraki hafta Devrim 1 haftalığına yurt dışına çıktı ve bingo tabii ki ben de grip oldum! Murphy iş başında! Doruk uyumaz çocuk hasta, benim ateş almış başını gitmiş ayakta duracak halim yok ama Doruk’u iyi etmeye çalışıyorum… Geceleri ayrı bir dert gündüz ayrı bir dert… Bir de üzerine grip ve stresten dolayı sabah uyandığımda sesim çıkmaz buldum kendimi! Sesim kısılmış! İş yerinde telefon etmem gerekiyor sapık arayan kıvamında fısır fısır konuşuyorum insanlarla, boğazım da acıyor. Bir ara oturup zırladığımı ve sinir bozukluğundan haykırdığımı hatırlıyorum. Son 2-3 haftadır hastanenin acil servisini kaç kere ziyaret ettik bilmiyorum. Sırasıyla bir gece Doruk, bir gece ben şeklinde… Devrim’in yokluğunda babaannemiz dedemiz imdadımıza yetiştiler. Bizde kalmaya başladılar ki ilaç gibi geldi. Onlar da çalışıyor ama iş çıkışı evlerine değil bize gelip bir de bizimle uğraştılar. Sürekli boyunlarına sarılıp sarılıp “İyi ki varsınız siz!” derken buluyordum kendimi…Tabii bu arada hemen Ankara’daki “yetiş bacım” hattına yani anneme telefon edip onu da yanıma çağırdım:) Annem güneş gibi doğdu evimize ve hala bizde..Bırakmaya da hiç niyetim yok!

Bugün 1 Haziran ve üstüne bir de Cuma! Yani harika bir gün! Mayıs ayının sıkıntısını bir kenara koyup yaza ve sağlıklı, neşeli günlere “Merhaba” diyesim var. Herşeyin başı sağlıkmış, sağlık olunca mutluluk ve huzur kendiliğinden geliyormuş… Ee Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldururmuş benimki de o hesap oldu…

Benim Annem

Benim annem hem anne hem baba oldu bize… Şartlar öyle gerektirdi… Tüm aile ve yakın ahbaplarımız hep yanımızdaydı belki ama akşam olup da herkes evine çekildiğinde 3 kişilik oluyordu bizim dünyamız. Çocukları hakkında karar vermesi gerektiğinde ise aslında tek başınaydı annem… Bazen bir gelecek kaygısı basardı beni, başlardım anneme Doruk gibi sorular sormaya… Cevabını annemin bile bilmediği sorular olurdu içinde… Belli ki annemi de basardı bu kaygılar… Çünkü sadece “merak etme kızım ben varım” deyip sarılıp öperdi beni… Öyle verirdi cevabını… Annem en güçlü ve en zayıf yanımdı benim… Hala da öyledir…O üzülünce en çok ben üzülür o sevinince en çok ben sevinirim…Candan Erçetin’in şarkısında dediği gibi “annem yanıma kalandır”…

Doruk normal doğumla doğdu. Her doğum gibi saatler süren sancılar, ağrılar bitip de onu daha göbek kordonu bile kesilmeden öylece kucağıma verdikleri o an tarifsiz duygular sardı dört bir yanımı… O andan sonra tüm kimyam değişti zaten… Ağlamama engel olamıyordum, minik ellerini öpüyor, saçlarını kokluyordum… Ona bakıp bakıp ağlıyordum… Günlerce ağladım…Onu nasıl bu kadar çok sevdiğim için ağladım, karnımın üzerinden hissettiğim o minik topuklar şu an avucumun içinde diye ağladım, çok güzel diye ağladım, ben onu çok seviyorum şimdi ne yapacağım diye ağladım, o benim canım diye ağladım, Allahım iyiki ona bana verdin teşekkür ederim diye ağladım… Tıpkı o gün gibi bugün de bu duygular hala içimde… Hala Doruk her ağladığında ya da o her güldüğünde onu bugün o hastane odasında kucağıma verdikleri an gibi atıyor kalbim… Doruk’tan sonra artık biliyorum ki bu hayatta beni en çok annem sever…Biliyorum ki bana üzülürse bir tek annem üzülür…Biliyorum ki bir gün herkes gitse, bir gün herkes sırtını dönse bana yine kollarını açmış bir tek annem bekler beni… Bu Cuma babamın ölüm yıl dönümüydü… Doruk hastalandı, koşa koşa eve gidip onu doktora götürdüm, çok iş vardı doktordan sonra işe geri döndüm, Doruk tüm gün ağladı neredeyse, zor bir gündü… O gün de her gün gibi annemle telefonda konuştuk ama hiç bahsetmedik bu konudan… Kimseye bir şey demedim… Abim akşam bize geldi ama ikimiz de konuyu açmadık… Devrim’e bile söylemedim…Kimseye hatırlatmadım…

Şimdi bugün buradan hem babamı anmak hem de baba gibi güçlü, anne gibi şefkatli güzel anneme yazmak istedim. Bugün anneler günü… Benim sana hediyem bu şarkı olsun anneciğim, seni çok seviyorum…

Tatil Bana Tatil Sana Tatil Ona

1 Mayıs kesinlikle Doruk’un tatiliydi! Hafta sonu kavramını yeni yeni öğrenmeye başlayan bir çocuk olarak daha 1 gün önce “hafta sonu” diyerek işe neden gitmediğimizi izah etmemizin ardından 1 gün sonra yine anne babasını yanında görünce devreler karıştı biraz tabii…. Hoş benim bile karıştı! Tatil Salı gününe denk gelince bu hafta Pazartesi gününü Cuma, Salı gününü Pazar, Çarşambayı yani dünü de Pazartesi gibi hissederek yaşadım! Mesela bana göre hissiyat olarak bugün Salı ama aslında Perşembe tabii! Neyse… Sabah uyandığımız gibi soru amirinin sorularıyla güne başladık; “Baba sen gitmiycen mi?, Gül Abla (bakıcımız) gelmiycek mi?” “Anne işe gitmiycek mi?” dedi ve cevaplar hoşuna gidince “Ayabayla hep birlikte dışayı çıkayalım mı?” diye buyurdu… Fikir güzeldi, bu sebeple kahvaltımızı bile etmeden attık kendimizi dışarı… Günü geçirmek üzere Belgrad Ormanı’na gittik. Arabada giderken keyfi yerindeydi… Arka koltukta kendi kendine şarkılar söylüyor, sürekli bir şeyler anlatıyordu…

Sonra hep birlikte harika bir kahvaltı yaptık…Güneş içimizi ısıtıyordu…

Her çocuk gibi o da oyun parkları nerede olursa olsun hemen parmağıyla işaret ederek “Anne oyaya gidielim mi?” diye başladı. Kahvaltımızı zor ettik zira hiç susmadan bu soruyu soruyordu… ” Anne gidelim mi?” “Gideceğiz Dorukcuğum, çayımı içeyim”, “Gidelim mi Anne?” “Gideceğiz oğluşum, biraz sabredebilir misin?” “Sabyedebilirim anne, gidelim mi?” !?&%++!!??

Biraz kaydıraktan kaydı…

Biraz sallandı…

Biraz spor yaptı…

Biraz etrafta turladı…

Çok mutluydu…Oradan ayrılmak istemedi, giderken ağladı. Ağlarken “Hep buyaya gelelim mi anne?” diyordu… Sonra yolda uyuya kaldı… Öyle güzel bir gün geçirmiştik ki sanki uyurken bile mutluydu… Onun minicik dünyasındaki eğlenceleri işte bu fotoğraf karesindekiler kadardı… Hayattan tek beklentisi annesi babası yanında olsundu… Eee bir de yanında oyun parkı olursa dünyalara bedeldi!

Ankara

Benim zamanımda Tunalı Caddesini bir boydan bir boya yürüyerek dolaşmaktı Ankara… Kafam bozuk olduğunda A.Ayrancı’dan Atakule’ye doğru uzanan rampayı hızlı hızlı tırmanır tam nefesim kesildiğinde vardığım Atakule’ye ulaşınca kendimi Seğmenler Parkı’nın kenarından aşağı doğru bırakırdım… Eve gitmeden önce Kuğulu Park’ta mola verirdim bazen… Ya da yolda mutlaka biri arardı zaten ve rotam hep şaşardı benim…Hacettepe en uzak mesafeydi bana…Eğer final zamanı değilse çoğunlukla yol boyunca uyur, yok sınav zamanıysa hazırladığım notları okurdum…Sınav sonrası Arjantin Caddesi’ndeki “Cafemiz”e gider ton balıklı salata yerdik kızlarla… Milli Kütüphane ikinci evim olmuştu bir ara… Bütün bölüm orada yaşardık…

Ankara sanki kendi başına kocaman bir aileydi benim için… Evden çıkarken anahtarımı unutsam gidecek bir sürü kapım vardı benim… İki sokak ötede anneannem oturur, alt kattaki komşu annen gibi ilgilenir, kapıcı sana yardım etmek için camdan girmeyi önerir, arkadaşını arasan evini açar, bir kaç durak ötedeki teyzeme yürüyerek gidebilirdim…Sanki herkes birbirini sahiplenir, benimserdi Ankara’da… Evimizin karşısında bakkalımız vardı bizim. Sadece bir şişe süt için bile supermarkete gitmek zorunda kalmazdık. Yakındı Ankara, samimiydi…Telefondaki kişi “geliyorum” dedikten en geç 40 dakika sonra gelirdi gerçekten… Durdurduğunuz taksinin şoförü daha siz arabaya bile binmeden camı açarak “nereye gidiyorsun abla?” diye sormaz Ankara’da… Gideceğiniz yeri beğenmemezlik yaparak “yoluma ters, trafik var orada!” demez… Kimilerine göre yaşamadan sevilmez belki Ankara ama sevdikten sonra da vazgeçilmez…

Geçen hafta Cuma gününü izin alıp hafta sonuyla birleştirip hep birlikte Ankara’ya gittik. Anneannesi Doruk’u çok özlemişti…Büyük ve ortanca teyzem yazlık sezonunu açtığı için onlar Ankara’da yoktu ama küçük teyzem ve eniştemle hasret giderdim. Eskiden olduğu gibi teyzemin o çok sevdiğim eflatun renkli  oturma odası koltuklarında oturup sohbet ettik. Yaşıt kuzenimle lafladık, birbirimize öylece sarılıp konuşmadan durduk… Diğer kuzenim hala Kanada’daydı, onunla skype görüşmesi yaptık, onu ne kadar özlemiş olduğumu hissettim ama gurbette diye ona bir şey demedim… Babaannemi ziyaret ettim. En son gördüğümden bu yana çok daha yaşlanmış, çok daha zayıflamıştı…Ona “seni iyi gördüm babaanne” bile diyemedim bu kez…Etkisinden kurtulamadım… Halamın kızını ve tatlı oğluşunu gördüm. Ne kadar büyüdüğümüzü bu çocuklar tokat gibi çarpıyorlardı yüzümüze…. Gözümü açtığımdan beri bir arada olduğumuz, öz teyzem/eniştem kadar çok sevdiğim ve o kadar yakın olan ahbaplarımızla bir araya geldik. Yola çıkacağımız sabah bizim için organize ettikleri sabah kahvaltısında keyif yaptık. Çocukluk arkadaşımın çocuğunu kucağıma aldım, öptüm, Doruk’la oynamalarını izledim, fotoğraflarını çektim… Eşiyle çocuklarımız hakkında sohbet ettik, kardeşinin yeğenini kucağında taşıyarak “hala” olmasını seyrettim… Planladığım ama meşgul olduklarından görüşemediklerim de oldu ama her şey çok güzeldi… Az zamana çok şey sığdırdım…

Sabah kahvaltısı sonrasında, yola çıkmadan az önce…

Yahya Kemal “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönmesini seviyorum” dese de ben Yılmaz Erdoğan’ın şiirindeki gibi bir gün yeniden “Tunalı Hilmi Caddesine gelebilme ihtimalini seviyorum…”

Hayat Kaç Faz?

Daha Doruk doğmadan önce Kanada’lı bir arkadaşımın “babyshower” hediyesiydi “Love You Forever” isimli çocuk kitabı. Hemen o akşam oturup okumuştum kitabı. Okuduktan sonra “güzel kitapmış” dediğimi hatırlıyorum ama bende öyle duygusal bir etki yaratmamıştı… O zaman Doruk’un doğmasına kağıt üzerinde 1 aydan fazla zaman vardı. Daha çocuk sahibi olmanın onu büyütüp yetiştirmenin ne demek olduğunu bilmiyordum…

Sonra, Doruk 11 aylıkken ona akşamları yatmadan önce kitap okumaya başladım. İşte o zaman elime aldığım ilk kitap bu kitap olmuştu. Çünkü hikayenin kendisine has bir müziği vardı okurken. Ayrıca yazının içerisinde annenin oğluna her akşam söylediği şarkının dörtlüğü de yer alıyordu. O dörtlüğe kafama göre bir beste uydurarak kendimce bir müzikle okuyordum o bölümü. Yazılanları anlamasa da Doruk’un bu müzikal hikayeyi seveceğini düşünmüştüm. Nitekim öyle de oldu…

Kitabın ilk sayfasında anne yeni doğmuş bebeğini kucağına alarak oğluna şu şarkıyı söylüyordu;

I’ll love you forever, – Seni sonsuza kadar seveceğim

I’ll like you for always, – Senden her zaman hoşlanacağım

As long as I’m living – Ben yaşadığım sürece

my baby you’ll be – Sen benim bebeğim olarak kalacaksın…

Tabii ilk günler 1-2 sayfa okuyup bırakmak zorunda kalıyordum, Doruk durmuyordu…Kitabı ilk defa tam olarak okuyabildiğimde ise Doruk artık tam bir yaşındaydı. Kitabın son sayfasına geldiğimde minik bızdık da uyuya kalmıştı kalmasına ama gözlerim dolmuş, burnumun direği sızlamıştı. İşte o an kendimden şüphe ettim! Kitabı ilk okuduğumda hiç böyle hissetmemiştim ki o zaman da hamileydim. Bu annelik ne yapmıştı bana!!! Benim sonum hiç iyi değil miydi??!! BEN ÇOCUK KİTAPLARINA BİLE AĞLAYABİLEN BİR KADINA MI DÖNÜŞMÜŞTÜM?!

Kitap çocuğun doğumundan itibaren sırasıyla bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik ve kendine ait bir yuva kurmasına kadar ki süreci şiirsel bir dille anlatıyor ve her seferinde annenin oğlunu kucağına alarak söylediği o şarkıyla devam ediyordu. Kitabın sonlarına doğru bu kez artık çocuk çok yaşlanmış olan annesini kucağına alarak aynı şarkıyı bu kez o annesine söylüyordu… Sadece son kısmını “Sen benim annem olarak kalacaksın…” şeklinde değiştirmişti…

Kitabın en son sayfasında ise o küçük çocuk ama şu anki haliyle genç adam evine gidiyor yeni doğmuş kızını kucağına alarak bir zamanlar annesinin ona söylediği o şarkıyı şimdi bu kez o kendi kızına söylüyordu…

Hikaye bu kadardı, tüm yaşam aslında bu kadar basit ve sade bir döngüydü…

Her annenin dediği gibi gerçekten ” anne olunca anlarsın”dı…

Çocuk kitabına bile ağlayabilen bir dünyaydı annelik…

Tatlı Soru Dili

Doruk’un enteresan soruları üzerine kitap yazabilirim yazmasına ama beni asıl sorularının ötesinde o soruları soruş şeklindeki “tatlı dili” şaşkınlığa uğratıyor. Yani işini öyle iyi biliyor ki bu çocuğa kızmak, sinirlenmek mümkün değil! Tamam bu ileride onun için bir artı olabilir belki ama annesi olarak bu durumun benim aleyhimde kullanmasından şikayetçiyim! Ağzımdan çıkan bir cümleyi bir kaç gün sonra ” amaa daha geçen gün bana böyle demiştin, şimdi ne olduuu!?” kıvamında karşıma çıkarması beni güldürse mi düşündürse mi bilemiyorum. Tek bildiğim onun şu aşağıdaki gibi muzur bakışını görünce kızgınlıktan küplere bindiğim bir anda bile gülmeden kalmanın ne kadar zor olduğu…

Bir kaç gün önce olan olayı anlatıyorum; işten eve yeni gelmişim, alıyorum onu mis gibi kucağıma öpüyorum seviyorum. Bu sırada soru amirinin soruları da iş başında tabii. Ben onu öpüyorum ya ” annee sen beni şok mu seviyosun?” “Evet anneciğim, seni hem de çok çok çokkk seviyorum!!!” “Çok öpüyorsun mu?” “Anneler çok severler, çok öperler” diyip fırsat bu fırsat bir tane daha öpücük alıyorum yanaktan. “Hep çok mu seversin?” “Evet anneciğim, sana kızdığım zamanlarda bile seni çok çok çokkkk severim, seviyorumm…” diyorum. Bana bir saniye bakıyor. Zaten o gözler kısık, ağız açık bakışı karşımda gördüğüm an biliyorum bu bana bir gün ‘yol, su, elektrik olarak geri gelecek’! Aradan çok değil üç gün sonra olayı tam hatırlamıyorum ama bir yaramazlık yaparken, uyarıyorum onu dinlemiyor, açıklıyorum yapmasın diye yok devam ediyor, biraz sert göstermeye başlıyorum takan yok. En sonunda gerçekten kızdığımı anladığı ilk saniyede bana söylediği ilk cümle şu; ” anne, şen bana kızsan da şevee misin?” !?!!!!!! Şimdi gel de kız sen bu çocuğa, şimdi gel de anlat durumu…Bu lafa gülümsemeden kayıtsız kal da biraz önce kızdığın şey hava da kalmasın… Ne yapayım ben şimdi bu çocuğu?

Ben Bakıcı Ararken…

Yeni bakıcımızı seviyorum ama bu işler belli olmaz demekten de kendimi alamıyorum. Zaten benim gibi hiç insan tanıyamadığını düşünen biri için, her şey super harika demek oldukça zor. Doruk 7 aylıkken Türkiye’ye geldiğimizde ilk bakıcı görüşmelerinde ne soracağımı, ne diyeceğimi, ne istediğimi ya da ne aradığımı bile bilmezken yaşadığım tecrübe sonrasında tüm bu saydıklarımın cevapları kucağıma bonus olarak geri geldi. İkinci bakıcı arayışımız sırasında ne istediğimi gayet iyi biliyor olmam, istediklerimi kesin ve net olarak ifade etmem bize şu anki bakıcımızı bulan ajans sahibini bile oldukça şaşırtmıştı. Buna tecrübe deniyor, yaşarken acı sonrasında ise yol gösterici oluyor…

Her neyse bakıcı ararken aşağıdaki sorulara cevap aradım ve olmazsa olmazlarım bunlardı. Belki sizlere de fikir verir diye sorularımı yazmak istedim. Çünkü ben bakıcı görüşmeleri öncesinde çok araştırıp okumuştum, bir sürü annenin görüşünden faydalanmıştım. Herkesin öncelikleri, arayışları farklı tabii ama sonuçta hepimiz yavrularımıza bizim kadar iyi bakacağına inanmak istediğimiz birilerini aramıyor muyuz? işte benim cevap aradığım ve sonrasında da iç sesimi dinlediğim sorular bunlardı;

  1. Çocuğunuz var mı ? Bu benim ilk sorumdu ve bu sorunun cevabının kesinlikle “EVET” olması gerekiyordu. Annelik sabrı ayrı bir sabır; bazen kendi doğurduğun çocuğa bile katlanamazken bir başkasının çocuğuna sadece anne olmuş biri katlanabilir diye düşünüyorum.
  2. Sigara Kullanıyor musunuz? Buna bir açıklama yazmaya gerek yok sanırım!?
  3. Evli misiniz? İlk bakıcımızın iki çocuğu vardı ama eşiyle ayrı yaşıyordu. Gizem dolu hayatını asla çözemedim. Özel hayata saygısızlık olmasın diye de soramadım. Kafamı karıştıracak bir şey istemediğim için tercihim evli olmasıydı.
  4. Eşiniz ne iş yapıyor?
  5. Nerede oturuyorsunuz? Her gün nasıl geleceksiniz? İstanbul gibi bir yerde bu soru her gün binlerce iş görüşmesinde binlerce kez soruluyordur herhalde. Çoğu kişi işini sevdiği halde sadece trafiğe katlanamadığı için işini değiştiriyor bu şehirde.
  6. Eğer sizinle anlaşmaya karar verirsek öncesinde evinizde sizi ziyaret ederek eşiniz ve çocuğunuz/çocuklarınızla tanışabilir miyiz? Bu madde ilk bakıcı arayışımız sırasında aklıma gelmeyen, hiç düşünmediğim bir şeydi. Keşke aklıma gelmiş olsaydı. Bir arkadaşımdan duydum ve bayıldım. Ama bence bu madde asılında karşılıklı. Görüşme sırasında bunu açıkladım hep. Bence biz onun evine ziyarete gidebiliyorsak o da eşiyle birlikte bizim evimize gelerek ziyaret edebilmeli. Zira eşinin de karısının bir bütün gün nasıl bir evde çalıştığı ya da çalışıyor olacağı hakkında fikri olması gerekir. Bence bir insanın evi o kişinin kalbinin, zevkinin, hayata bakışının aynasıdır. O kişi hakkındaki en iyi fikri evi verir. Şu anki bakıcımız eşiyle bizim eve ziyarete geldi ve biz de onun evine ziyarete gittik. Hem daha yakınlaştık hem de ailesiyle, eşiyle “aile” olarak onlarla ilgili daha çok fikir sahibi oldum.
  7. Kaç senedir bu işi yapıyorsunuz?
  8. Daha önce çalıştığınız yerden neden ayrıldınız?
  9. İyi mi ayrıldınız kötü mü ayrıldınız? Bu garip bir soru farkındayım. Ama bu sorulara cevap verirken ki ses tonundan, mimiklerinden, bakışlarından bile o insana dair ip uçları yakalayabiliyorsunuz; samimi mi, sahte mi, yalan söylemeye meyilli bir tip mi yoksa dobra dobra neyse o şeklinde konuşan biri mi…Bence garip sorular da sorulur ve yardımcı olur.
  10. Daha önce baktığınız çocukların yaşı ve cinsiyetleri neydi? Bence kız çocuğa bakmakla erkek çocuğa bakmak ya da 6 aylık bir çocuğa bakmakla 2 yaşındaki bir çocuğa bakmak aynı değildir. Bu sebeple baktığı çocukların benim çocuğumun yaşına yakın ve aynı cinsiyette olmasına önem verdim. Yani “aman canım ne olacak ikisi de çocuk değil mi işte” değildi bence. Altının temizlenmesinden tutun da büyüdüğü zaman keyif aldıkları oyun anlayışına kadar her şeyin cinsiyete ve yaşa göre değiştiğini düşünüyorum. Erkek çocuk sahibi olduğum için genelde erkek çocuk bakmış bakıcıları tercih ettim ve hatta daha da ileri giderek kendi çocuklarından en azından birinin bile erkek olmasını diledim. Bu tartışmaya açık bir konu biliyorum bu sebeple uzatmıyorum. Başlıktan da anlayacağınız gibi “Ben bakıcı ararken…” demişim.
  11. Çocuklarına baktığınız ailelerden halen görüştükleriniz var mı? İlk önce referans için önemli bir soru bu. İkinci olarak bir aile için bakıcı ihtiyacı “dönemlik” bir ihtiyaç da olsa eğer ilişkiler samimi ve kalıcı ise ihtiyacınız olmasa bile haberleşirsiniz. Çünkü arada emeğiniz geçen bir çocuk vardır.
  12. Daha önceki ailede neler yapıyordunuz? Çocukla bir gününüzü kısaca anlatabilir misiniz? Karşı tarafı dinlemek size onunla ilgili bir sürü bilgi veriyor. Bu sebeple bu görüşmelerde az konuşan ama karşı tarafı çok dinleyen kişi olmak gerekiyor sanki. Ayrıca planlı ve düzenli bir insan olup olmadığı hakkında da fikir veriyor bu soru.
  13. Düzeli olarak çocuğunuz için ya da kendiniz için izin almanızı gerektirecek bir durumunuz var mı?  (Örneğin her 3 ayda bir bilmem ne kontrolü için doktora gitmesi gerekiyor olabilir vs.) Eski bakıcımızdan kalan bir deneyim bu; kendisi iş görüşmesinde “benim izin isteyecek bir durumun yok” diyip sonra 3 ayda bir rutin bir şekilde izin isterdi. Annem Ankara’da, kayınvalidem ve kayınpederim de çalışıyor olduğu için çocuğu kime bırakacağım telaşıyla dört dönerdim. Yine imdadımıza babaannemiz ve dedemiz yetişirdi ama herkesin düzeni bozulurdu. Tabii ki de izin istenir. Ben de çalışıyorum ama öncesinde yalan söylemek neden! Bilerek işe almak var, bir de kandırılmış olmak var!
Benim soru listem bunlardı. Bir de beklentiler listem vardı. Sabah saat kaçta gelmesini bekliyorum, kaça kadar kalmasını istiyorum, çocuk bakımı dışındaki beklentilerim, çocuk bakımında önem verdiğim noktalar vs… Aslında tam bir kadın dayanışması olması gerekmiyor mu burada? Ben çalışabileyim diye başka bir kadın benim çocuğuma bakıyor ve o çocuğuma bakıyor diye o da kendi çocuğuna, evine para götürebiliyor ve onun istediklerini alabiliyor! Ya da şu da bir bakış açısı tabii; başka bir kadın benim çocuğumla güzel vakit geçirsin diye üstüne bir de ben para veriyorum!

Bazıları

Bazı insanlar vardır başınıza iyi bir şey geldiğinde hiçbir şey olmamış gibi davranmayı seçer onlar. Çok sevindim demezler, sizin adınıza mutlu olmazlar, tebrik etmezler…Yüz yüze gelseniz bile öyle bir şey olmamış gibi yaparlar, tek bir kelime etmezler başınıza gelen o güzel şeyle ilgili…Hoşlanmazlar sizinle ilgili iyi haberler duymaktan ama başınıza kötü bir şey gelse sevinmezler de sanki. Olayı yaşanmamış kabul eder savunma mekanizmaları…Hoş, bunu bilinçli mi yaparlar bilinçsiz mi o kısmın vicdanı onlara kalmış ama o insana karşı hep bir ‘gardını alma’ duygusu sarar beni…Arkasında negatif başka anlamlardan doğan bir sebep midir bu? Art niyet var mıdır bu davranışlarda? Böylece “seni takmıyorum, her ne olduysa, her ne yaptıysan çok da önemli değil” mesajı mı vermeye çalışırlar kendilerince? Bu “yokmuş” gibi davranma modeli iyi geliyorsa onlara yapacak bir şey yok ama böylesi negatif duygularla baş etmek de zor olsa gerek!

Sabır Çiçekleri

Pazar gecesi Doruk neredeyse hiç uyumadı. Eee o uyuyamayınca kim de uyuyamıyor? Evet doğru cevap; anne de!

O gece hadi evi topluyorum, hadi buzdolabına da el atayım, biraz da bilgisayarda takılayım derken zaten saat 01:00 gibi yatmıştım. Yarım saat içerisinde Doruk’un korkunç ağlamasıyla fırladım yerimden. Süt istiyordu; geceleri süt vermek istemiyorum çünkü gece beslenmesinin hem dişleri için hem de gelişimi için doğru olmadığını düşünüyorum. Ama inatla “milk milk” diye ağlıyor (süte neden “milk” dediği ise ayrı bir yazı konusu…) Neyse bir şekilde evde “milk” olmadığına ikna ettim onu, bu arada Devrim de ayakta tabii ama baktı ben hallediyorum devrildi yatağa…Neyse tam uyudu derken yarım saat, kırk beş dakika içinde ikinci bir ağlama krizi, bu kez “salonda uyuycam anne kalkk anne kalk, kalk, kalk, kalk…kalkkk!!!” diye ortalığı yıkıyor. Salonda uyumak da nereden çıktı bile diye soramıyorum kendi kendime zira bu dönemde ne sorsanız cevabı; “İKİ YAŞ SENDROMU!” Kalkarsın salona gidersin, bu arada Devrim yine ayağa kalktı ama görüyorum içten içe sinirleri hopluyor. Doruk çığlıklar içinde babasının kucağına sonra tekrar bana geçiyor ama ne istediğini de anlayamıyoruz, çılgınca bir ağlama! Salonda kanepenin üzerine yatınca ağlaması susuyor gibi oldu. Sustuğunu görünce Devrim geri yattı. Daha yarım saat bile geçmedi ki bu sefer “odamda yatcammm, anneee odamda yatcammm!!!!??” Diyorum ya kamera şakası gibi yaşıyoruz biz ama işin acı kısmı ŞAKA DEĞİL bu! “Sabırla koruk helva olurmuş” deyip onun odasına yürüdük. Zaten gücüm kalmamış haldeydim…Karanlık filan demeden odasına doğru yürüdü Doruk, ben de arkasından…Bu arada bu anlattıklarımı arka planda sürekli ağlayan bir çocuk sesi eşliğinde hayal etseniz beni anlar mısınız acaba? Odasındayız bu sefer “odamdaki oyuncakları salona taşıyalım anneee!!!!” diye ağlamaya başladı, hoş susmuyor zaten ‘tutturmaya başladı’ desem daha iyi olacak. Kocaman bir köpeği var adı “Cino”, onu kulağından sürükleyerek salona taşıdı! Sonra tekrar “annee benim yatağımda ikimiz uyuyalım, böööööh baaawww” diye ağlıyor ve Cino’nun kulağından sürüyerek tekrar odasına taşıdı. Ben onunla inatlaşmadan sessizce yüzüne bakıyorum, yaptığının farkına vardı sanırım, birden susup iç çekerek elimden tutup “anne gel anne gel” diyor ama ağlamasına da engel olamıyor. Neyse saat artık 04:00 filan olmuştu ki Doruk’un yatağında onunla uyumak için kıvrıldım…Onun üzerini örttüm ama ben üşüyorum tabii…Kalkıp kendime bir battaniye alayım diyorum bırakmıyor beni… En son “neyse o uyuyunca alırım” diye beklediğimi hatırlıyorum. Sabah saat 07:00’da telefonun alarmıyla uyandığımda Doruk’un kocaman Cino’su aramızda yatıyordu ve üzerimde bir battaniye vardı. Belli ki Devrim üzerimi örtmüştü…

Bu pazartesi bana çok zor geçti…Doruk sabah “anne ben gece çok ağladım mı?” diye sorarak benden kendince özür diledi. “Neden ağladın anneciğim?” diye sorduğumda ise yine “çok ağladım mıı??” cevabını aldım. Belli ki o da bilmiyordu cevabını…Belki de yoğun ve dolu dolu yaşanan bir pazar günün ardından düzeni bozulan çocuk tepkisiydi. Pazartesi sabahı beni ofiste gören herkes gece Doruk’un uyumadığını tahmin edebiliyordu zira sürünüyordum. Bu sırada pazartesi sabahı bana bir çicek geldi…çok güzel beyaz lilyumlar… Bayılırım en sevdiğimden…Öyle güzel korkarlar ki… özel bir gün filan da değildi bu yüzden telaşla zarfı açtım. Zarfın içinde “Dünyanın en sabırlı annesine…” yazıyordu…

Eşimi aramak için telefona sarılırken içerisinde ‘annelik’ geçen herhangi bir şey için hali hazırda bekleyen o damlalara da engel olamadım…

Fatura

Evden sadece 2 gün uzak kaldım. Sadece 1 gece, 2 gün…Eve geldiğimde Doruk’un beni kucaklayarak karşılayacağını sanıyordum, yol boyu onun yüzünü hayal ettim. Beni kapıda görünce koşup boynuma sarılacaktı da, ben de onu yiyip bitirecektim deee aman Doruk da buna çok gülecekti de..bıdı bıdı…Pekiii, ben niye böyle hayal ettim? Çünkü babası iş gezisinden gelince hep böyle oluyordu da ondan! Baba gelmiş diye bir 40 takla atmadığı kalıyordu bu küçük adamın! Amaaa esas kişi “baba” yerine “anne” olunca iş böyle olmadı! Çünkü nedennn? Çünkü “analar taş yer yarımşardan beş yer” de ondan…

Eve geldiğimde akşam saat 10:00 olmuştu. Kapıyı heyecanla çaldım. O ise kapıda beni görünce öyle ifadesizce baktı yüzüme…Babası yeni banyosunu yaptırmış, pijamalarını giydirmişti. Doruk’un uyku saati geçmiş diye uzun zamandır hiç bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Babasının kucağındaydı, onu öpmek için yanaştığımda beni itti ve “Şen kongıyeye gitt” dedi bana! Devrim ayda 2-3 kez kongreye gittiği ve gitmeden önce de ona akşamları evde olamayacağını çünkü “kongreye” gittiğini söylediği için ben de akşam eve dönmeyeceğimi anlasın diye gitmeden önceki gün ona “ben de baba gibi kongreye gideceğim anneciğim ama dönünce seninle çok oyun oynayacağız.” gibi karışık olmayan düz bir açıklama geçmiştim. Beni gördüğüne çok mutlu olmayan oğlumu anlamamazlıktan gelerek yine onu öpmek için yöneldim ve yine “git anne gitt” dedi. Tabii benim moral sıfır, hemen yine istifamı verdim kafamdan, çocuğuma kendim bakmaya başladım, hemen bu açığı telafi ederim diye düşünceler falan filan derken Doruk’tan iki gıdık bir yanak almayı başardım. Güldük oynadık derken bizim yatağımızda bana sarılarak uyuya kaldı.

2 günün faturasını 4 gündür ödüyorum. Her zamanki inatlaşmaların şiddeti arttı, istediği mi olmadı hemen bana “sen git annee sen gitt” çekildi bu 4 gün boyunca ama sanırım bugün gerçekten sildik bütün izleri. Kendince barıştı benimle ” anne ben seni ittim mi?” “Sen üzüldün mü?” Bir annenin 2 günlük iş gezisinin faturası onu istemeyen bir çocuk, karışık bir ev, dağınık bir mutfak olsa da eşinin desteği her şeye bedel…

İş Seyahati

Şimdi annemin evinde sanki hala üniversitedeymişim gibi, sanki hiç evim barkım, çoluğum çocuğum, beni bekleyen bir eşim yokmuş gibi oturmak ve annem gazetesini okurken yanında böyle pijama terlik ayaklarımı uzatarak tv seyretmek çok garip… Zaman makinasıyla 10-12 sene filan geriye gitmişim ama bir yandan da hala bugünü yaşıyormuş gibi… Ben annemin evine gelince kendimi fabrika ayarlarıma dönmüş gibi hissediyorum ama içimdeki annelik, eş, evinin kadını vs. gibi sonradan zaman içerisinde eklenmiş damarlar da bas bas bağırıyor bir yandan… Oysa fabrika ayarlarım çok basit, hiç karışık değil…Bu yüzden de çok çekici… Bir kere fabrika ayarlarıma göre hayatın merkezinde sadece “kendim” varım; başka da bir şey yok! Ev işleri yok! Mutfak işleri yok! Biricik canın eşin yok! Zira sadece kendi canından çok sevdiğini sandığın insanlar var etrafında ama daha “çocuk” kavramıyla tanışmadığın için aslında onlar da yok! Şimdi fabrika ayarlarım bozulmuş ya benim annemin evindeyim ama hala aklım İstanbul’da… Yanakları tam öpmelik uyuyordur şimdi…Annesi çalışan çocuk olmak da zor…

İçsel Bir Yazı

Annelerin canı sıkkınken çocuklar da etkilenirmiş, onlar da huysuz olurlarmış. Oldu artık…Bu “anne” denilen kavram ne biçim bir şeymiş? Bizim devir mi fazla abartıyor acaba? Fazla mı okuyoruz? Fazla mı araştırıyoruz? Ya da biz çocukken daha mı uysaldık da şimdiki çocuklar anormal? Hani böyle tam bir konuyu (uyku, yemek, tuvalet, herhangi bir davranış) hallettiğimi düşünüp ne zaman kendimle gurur duymaya başlasam ve havalara girmeye kalksam hooopp her şey tepe taplak oluyor. Sıfırdan başlıyoruz. Çocuklar annelerin bu havasını, gururunu da anlıyor da “çok havalanma otur oturduğun yerde” der gibi özel mi yapıyorlar? Bu çocuk denen varlık bu kadar gelişmiş bir şey mi yani? İyi olduğunu anlıyor, kötü olduğunu anlıyor, her şeyi hissediyor, seziyor? Biz çocukken büyüklerle oyun oynamak istediğimizde bizi adam yerine koymaz “fasülyeden” sayarlardı. Şimdiki çocukları biz biraz fazla mı adam yerine koyuyoruz acaba farkında olmadan? Hani öz güveni tam, kendinden emin çocuklar yetiştireceğiz derken ipin ucunu kaçırıp geminin dümenini onların eline mi veriyoruz acaba?

Gurbet

İlk kez annemin, ailemin yanından ayrıldığımda 22 yaşımı yeni bitirmiştim…Ne zor gelmişti bu ilk ayrılık…İlk 3 ay annemle telefon konuşmalarımız 1-2 dakikalık karşılıklı sessiz ağlamalardan ibaretti… İki tarafın da sesi çıkmazdı özlemden…Sessizce ağlardık telefonun öbür ucundan… Türkiye’ de internet daha yeni yeni kullanılıyordu o zamanlar…Skype yoktu, ICQ vardı ama annem bilgisayar kullanmayı bilmiyordu o zamanlar… Hoş zaten bilse de benim yanımda taşıyabileceğim kendime ait bir bilgisayarım da yoktu o zamanlar… Elimde Türkiye hatlı bir cep telefonum vardı sadece, hani zor zamanlar için… İlk günler 10 İngiliz sterlini karşılığında 40-50 dakika konuşabileceğim telefon kartlarından haberdar değildim henüz. Bu sebeple annemle 1-2 dakikalık sessiz ağlayışın bedeli bana 5 sterline patlardı. Telefon kulübesine gitmeden önce yolumun üzerindeki markete uğrar bir şeyler alır ve bu bahaneyle elimdeki 5 sterlini bozdururdum. Türkiye’deki gibi bir yere girip de elimdeki kağıt parayı uzatarak; “Şunu bozabilir misiniz?” diye sormayı yemezdi gözüm… Telefon kulübesine doğru yolda yürürken kendi kendime ağlamayacağıma söz verirdim. Aslında “sıla hasreti” dışında hiç bir sorunum da yoktu benim; kaldığım yerden, yanında yaşadığım aileden, okulumdan, arkadaşlarımdan ve o an orada bulunuyor olmaktan çok da memnundum… Anneme de bunları söylemek ve “Beni merak etme anneciğim, bak ben çok mutluyum!” demek için hazırlardım kendimi ama telefon çalıp da annemin “Alo” diyen sesini duyduğum an gözlerimden yaşlar fışkırır, sesim çıkmaz, kelimeler boğazımda düğüm olurdu…”Alo” bile diyemezdim de annem ağlama sesimden tanırdı beni…”Kızımm, Ceydacığımm sen misin?” derken birden susar gerisini getiremezdi…Karşılıklı susardık telefonda… Annem suskunluğunu yenip güç vermek için konuşmaya çalışsa da sesi ele verirdi kendisini…Telefon kapanmadan bir kaç saniye önce kesilme sinyali verirdi… Sırf annem orada kalsın diye 1 sterlin daha atardım ama yok çıkmazdı sesim, ağlamam geçmezdi benim…Telefon kesilince annem endişeyle cep telefonumdan tekrar arardı. Okulun bilgisayarından küçük teyzeme uzun uzun mailler yazar, iyi olduğumu annemin sesini duyunca niye öyle olduğumu bilmediğimi, annemin benim için hiç endişelenmesine gerek olmadığını anlatırdım. Teyzem de anneme okurmuş maillerimi…

Geçen pazar arabada giderken Erol Evgin’in “Memlekete Hasret” şarkısı çalıyor. Karı koca çok severiz Erol Evgin’i… Şarkı beni aldı içine, dinlerken o günler geldi aklıma, bunları düşündüm. Sonra arka koltukta oturan oğluma baktım. Devrim’le çıkıyorduk daha o zamanlar. O da başka bir ülkedeydi, öğrenciydi. Her gün telefonla en az yarım saat konuşurduk sanki aynı şehirdeymişiz gibi… Çok özlerdik birbirimiz…1,5 sene böyle geçti… Ne çok hasret çekmişiz dedim…Doruk susmadan konuşurken arka koltukta “Bir gün gelecek telefonun diğer ucundaki anne ben, benim yerimdeki çocuk da Doruk olacak” diye düşündüm…ve gülümseyerek şarkıyı söyledim…

Erol Evgin – Memlekete Hasret

Tuzak

Çocuğunuz bir şeyi “yapmasın” ya da bazen tam tersine “yapsın” diye bir cümle kurduğunuzda sonradan o kurduğunuz cümle dönüp dolaşıp yine sizin başınıza iş açıyor mu? Benim cevabım; HER ZAMAN EVET! İstisnasız, hiç şüphesiz, hiç tartışmasız EVET! Kesin bir şeyi yanlış yapıyorum ama bulamıyorum. Neden sürekli kendi silahımla vurulduğumu çözemiyorum.

Mesela geçen gün Doruk’a banyo yaptırıyorum. Ben Doruk’u, Doruk da arabasını yıkıyor. Sonra “Annee, arabayı köpük yapcamm” diyor ve şampuanın pompasına basıp arabasının üzerine bir parça şampuan döküyor…Hadi diyorum, şimdi çocuk özendi bir şey deme…Sonra bir kere daha aynı şeyi yapıyor… Bıraksam o gün orada sadece arabası değil bütün ev bile köpük banyosuyla yıkanabilir! “Dorukcuğum, araba çok güzel olduuuu, mis gibi de kokuyor…Hadi yeter artık di mi?” diyerek elinden şampuanı alıyorum ve ona çaktırmadan pompanın ağzını kilitliyorum. Çok zekiyim ya, aklımca Doruk pompaya bastıracak bastıracak şampuan gelmeyince de vazgeçecek. Niye hiçbir şey benim planladığım gibi olmuyor?! Aslında gidişat doğru, Doruk tam da tahmin ettiğim gibi daha fazla şampuan almak için pompaya basıyor ve şampuan gelmiyor…Bir iki deneme sonrasında bana soruyor. “Yeden gemiyo anne? Yeden şampoan çıkmııoo?” İşte asıl zekiliğim burada devreye giriyor; “Bozulmuş herhalde Dorukcuğum, bak çalışmıyor, sonra bakarız buna.” diyorum ve yeniden elinden şampuanı alıp köşeye koyarak havlusunu almak için arkamı dönüyorum. Doruk’a bir şey “bozuk” denir mi?? Sen hiç mi tanımıyorsun çocuğunu be kadın! Kapının arkasındaki havluyu almak için arkanızı döndüğünüz süreyle geri dönmeniz arasındaki süre ne kadar olabilir ki bir düşünün! Elimde havluyla döndüğümde Doruk elinde yarısı boşalmış şampuan şişesiyle “Annee baaaak, ben onu tamiy ettimmm, içinden şampuan çıkıooo aaatık anne” diyor!!! Yani sadece bir saniye içinde mi? Yani ben sadece arkamı döndüm, bu kadar mı çabuk!!! Gördüğüm manzara şu; madem şampuanın pompası bozuk o zaman benim oğlum onu “tamiy” etmek için şampuanın pompasının kapağını açmış ve tabii ki deee içinden şampuan çıkmışş!!! Çözüm odaklı bir yaklaşım tamam ama ben zaten sırf bu sahne yaşanmasın diye “bozulmuş” dememiş miydim!? Şimdi sırf ben öyle dedim diye mi yaşandı bu sahne yaniii!!!

Başka bir akşam uyku öncesi kitap okuyorum ona, hani yavaş yavaş gözleri kapanacak uyuyacak diye hayalim. Ama nerdeee…Her cümlemin arkasından “Yeden öyle demiş?”, “Yeden gitmemiş?” şeklinde sorular geldiği için uyuyacağına tam tersine iyice cin gibi oluyor sanki. “Uyuyacağı yok bu çocuğun, bari ben uykum geldi numarası yapıp yatayım da o uyusun” diye düşünüyorum ve hikayenin sonunu bağlayarak “Çok uykum geldi anneciğim, ben yatıyorum.” diyorum. Seninki alıyor kitabı eline “Annee sen şok yoyulmuşsun bugüünn, sen uyu ben sana kitap okuycam” diyor!!? Ama needen?!!! Neden sürekli kendi kurduğum cümle bana geri geliyor ve beni alt ediyor?!!

“Yeden Üş Dedin?”

Doruk iki yaşına girdiği gün ona adıymış, soyadıymış, yaşıymış, oturduğu semtin adıymış, şehir ismiymiş gibi detayları öğretmek için kolları sıvadım. Adını tabii ki biliyordu ama iki ismi olduğu için ve biz sadece ilk ismini kullandığımız için her iki ismine de kulağı alışsın ve ileride ikinci adı ile de seslenildiğinde şaşırmasın diye Doruk Efe Dirik şeklinde tam adını öğrettik. Yalnız yaş kısmı ile ilgili yaşadığım problemi hiç birisiyle yaşamadım diyebilirim! Artık neredeyse iki buçuk yaşına geldi ama ben hala başarıya ulaşabilmiş değilim!!! Şöyle anlatayım;

İkinci doğum günü kutlamasının hemen ardından alıyorum Doruk’u kucağıma. Kısa ve net bir şekilde anlatmaya çalışıyorum ki aklı karışmasın;

– “Dorukcuğum sen artık 2 yaşında oldun, tamam mı anneciğim?”

– Tamam anne

– Yaaaniiii biri sana sorarsa; ‘sööyle bakalım, sen kaç yaşındasın?’ dersee ‘iki yaşındayım’ diyeceksin tamam mı?

– Tamam anne

– “Hıhh, aferin benim oğluma… Artık benim oğlum koooocaaamn olduuu! İki yaşında olduuuu! Pastasını kestik bugüüüünn, kutladık oğlumun doğum gününü di mi canım oğlum beniimmmm….” derken ben yine kendimi kaybedip çocuğa dalıyorum. İki yanak, bir gıdık, biraz göbek, biraz bacak şeklinde haşince öpüyorum seviyorum… Gülmeler, kahkalar…Oh mis gibi harika bir şey bu! Neyse öpücük ve yeme molasından hemen sonra tam da sıcağı sıcağına tekrar soruyorum Doruk’a;

– Hadi söyle bakaaalımmm, sen kaç yaşındaymışsın yani Dorukcuğum?

– Üşş anne üşş!!!!

– ???!!!!+%&%(=%&+/!!!%!?? Üç müüü?! Yok….Dorukcuğum, sen daha üç olmadın anneciğim. İki yaşındasın… İki de bakayım?”

– Demicem anne demicemmm!

– Doruk iki yaşındaaaaaa, bugün pastasına tam iki tane mum koyduk üflediiikkkk. İki yaşında oldu Dorukk!!! Kaç yaşındaymış Doruk?

– Üşş!

– ???!!!!+%&%(RY%&+/ !!!!

Ben burada konuşmayı bırakıyorum haliyle! Oğlum kendini üç yaşında sanıyor! Hem de daha yeni pastasını kesmiş, doğum gününü kutlamışken. Hayır ben bu konuyu sorun etmiyorum o an için ama konu zaman içerisinde farklı bir boyuta ulaşıyor. Doruk’la parktayız. Kaydıraktan kayıyor, yerlere oturuyor… Aman ne keyifliyiz, ne eğleniyoruz. Parkta başka çocuklar da var. Onlar da anneleriyle. Birbirini hiç tanımayan iki kadın konu çocuk olunca saatlerce oturup sohbet edip, o gün o parktan en iyi arkadaş olarak ayrılabilirler. Çocuklar birbirleriyle oynarken haliyle anneler de önce kendi oğlunun adını söyleyip ona seslenmek suretiyle muhabbeti başlatıyorlar. Mesela;

– Alii, oğlum hadi gel buraya…Bak burada kardeş var, kardeşle oyna sen de…Adı neymiş kardeşin, hadi sor bakalım? Genelde bu soruya çocuk kendi cevap vermediği için cevap anneden geliyor. İşte bizde de aynen böyle oluyor. Doruk bu soruya cevap vermediği için ben;

– Adı Doruk, sizinkinin adı ne? diye cevap veriyorum. O arada konuşuyoruz. Ben onun oğlunu seviyorum, o Doruk’u… Kadıncağız Doruk’la konuşmak için bir sürü soru soruyor ama yok seninkinin aklı başka yerde duymuyor bile kadını…Çok meşgul koşuyor, geliyor, kayıyor, bana bir şey anlatıyor vs… Sonra birden kadıncağız;

– Doruk kaç yaşında? diye BANA soruyor.

– İkiii, deeerken yanımdan Doruk’un sesini duyuyorum. İnanamıyorum duyduğuma!

– ÜŞ!!! anne Üşş!!!!

Kadın bir bana bir Doruk’a bakıyor… Yani yarım saattir hiçbir soruya cevap vermeyen çocuk yaşı söz konusu olunca cevap veriyor. Gel de delirme!!! Bir de doğru söylese bari! Kesin özel yapıyor bu çocuk bana! Ona öğretmeye çalışıyorum ya! Hayır Doruk öyle emin bir duruş sergiliyor ki, ben yalan söylüyormuş gibi kalıyorum onun yanında. Kendimi savunma ihtiyacı hissedip Zeyno gibi bütün hikayeyi anlatmaya hazırım. Yani ben Doruk’a yaşını öğretmeye çalışıyorum da, o iki demiyor da, üç diyor da diye…Kadın bana ;

– Doğum tarihi ne? diye soruyor bu sefer. Doruk’la doğum günlerimiz bir gün arayla…Boş bulunup 23 Ekim yerine 24 Ekim 2009 diyorum…Sonra ‘Ay o benim doğum günüm, Doruk 23 Ekim’ diyorum ama geçmiş olsun tabii…Zaten çocuğun çok emin olmasından kelli şüpheli bir duruşum var, üzerinde bir de oğlunun doğduğu günü karıştıran bir kadın! Sanki çocuğunun yaşını küçültmeye çalışır gibi…Hayır ben de sadece tarih söylesem ya, niye gün, saat şeklinde çetelesini veriyorum ki…Ama o an vukuatlı nüfus cüzdanı örneği sorsalar onu bile vermeye hazırım! Şaka gibi bu çocuk!

Son 5-6 ay boyunca biri bana Doruk’un yaşını soracak stresi yaşadığım için midir yoksa Doruk bilinç altıma üç yaş olayını çaktırmadan işlediği için midir bilemiyorum, sadece bir defalığına yaş sorusuna boş bulup “Üç yaşında” dedim. Hayır bu sefer yine Doruk’la uğraştım tabii; “Annee, sen üş mü dedin?”, “Ben üş yaşında mıyım anne?”, “O teezeye ye dedin anne?”, “Yeden üş dedin?!” …

Bir Dil Bir İnsan

Çocuktan sonra insanların yaşam tarzı değişiyor değişmesine ama bu öyle böyle bir değişim değil. Hayatın her alanında yaşanan bir değişimden bahsediyorum. Hani insanın kendi iç dünyasından tutun da çiftlerin kendi aralarındaki konuşma şekillerine kadar etkisi görülen bir değişim bu…

Mesela bundan 5-6 ay önce Doruk tam da 2 yaşına yeni girmişken ilk ezberlediği şarkıyı öyle çok söylüyor ve söylettiriyordu ki artık beynime nasıl işlenmişse bir gün kendimi iş yerinde masamda oturmuş ekranda bir şeylere bakarken elimle de tempo tutar bir şekilde “Mini mini bir kuş donmuştu peeeenceeremee konmuştu, aldım onu içeriye cikkk cikkkk ciikk ötsün diyeeeee….” şarkısını yüksek sesle söylerken yakaladığım oldu!!!! Hoş, hala da oluyor… Tabii artık Doruk’un yaşı ilerledikçe repertuarı da zenginleştiği için şarkılarım da çeşitlik kazanmakta. En son ofis koridorlarında “Kuuu vakkk vakkk vakkk, kuuu vaakk vaakk vak kuyruğun neredee?!!!??%%/(-)!!” şeklinde şarkı söylerken yakaladım kendimi…Çabuk uyandım, kimse duymadı ve kimse şahit olmadı çok şükür! Ya da eşinizle aranızda şöyle bir konuşma geçebiliyor; “Babasıı, Doruk’la giderken yolda dönenleri gördük, biraz durduk onları seyrettik.” Şimdi normal bir insan şu cümleden ne anlar bilemiyorum zira bizim anne-baba olarak anlayışımız gayet net bu cümle için. Çünkü Doruk sanırım daha 16-17 aylıktı rüzgar türbini, rüzgar gülü, yel değirmeni tarzında dönen her cisimi “dönen” diye ifade ettiği için artık bizim için de onların resmi adı “DÖNEN”! Ya da eşim bana şöyle bir cümle kurduğunda neden bahsettiği gayet anlaşılır benim için; ” Ceydaaa koşş, hani Amakimada konsere gittiğimiz yer var yaa onu gösteriyor televizyondaa…” “Amakima mııı?!! O da ne kii?!!&%??!” diyemiyorum maalesef çünkü “AMAKİMA” Doruk dilinde Amerika! Bu sebeple bizim için de “Amakima” orası! Mesela geçen gün eşim bir alış-veriş merkezinde güvenlik görevlisine ” Affedersiniz, para atmalı makinalar nerede acaba?” dediği an uyanıp sorusuna ilave bir açıklama gereği hissetti sanırım ki cümleye şöyle devam etti; “ıııııı…yani şeey….hani çocuklar için para atılınca çalışan arabalar var ya…yani çocuklar için oyun alanı gibi olan yer !?!!^&&//+&%?” Çünkü Doruk bu oyun alanını “PARA ATMALI MAKİNELER” olarak kodlamış beynimize! En son sofrada duran kaseyi gösterip “Annee bu gıcıık mııı?!” dediği an karı-koca olarak başımıza gelebileceklerden korktum gerçekten. Çünkü çocuğum “CACIK” demek istiyormuş!!! Yani anlayacağınız yakında biz restorana gidip şöyle bir sipariş de verebiliriz; “Üç porsiyon köfte iki kase de “GICIK” lütfen!” Eee bir dil bir insan…

Dilin Kemiği Var Mı?

Çocukların şu yalansız dolansız dümdüz dünyasına hastayım. Aklına ilk geleni söylemeleri, ayıp, söylenmez, yapılmaz bilmemeleri ne büyük özgürlük…Mesela geçen gün market alış verişi yaptık asansördeyiz, otoparka iniyoruz asansördeki iri yapılı, pala bıyıklı adam Doruk’un ilgisini çekiyor…Adama dikkatli dikkatli bakıyor…”Eyvah! Bir şey patlatacak belli!” diye düşünmeye kalmadan seninki; “Anne onun bıyıııı vaaa mı?” diyor 🙂 Adamcağız gülmeye başlıyor. Başka bir gün saçları beyazlaşmış bir teyze Doruk’u seviyor, ona bir şeyler diyor ama bizimkinin gözü teyzenin saçlarına takılıyor. “İşte şimdi yine bir şey gelecek!!!” diye düşünürken Doruk’tan soru geliyor tabii; “Annee onun saçlarına yee omuşş?!!!” Bu gibi durumlarda bir anne olarak çoğu zaman ne yapmalı, ne demeli bilemiyorum… Teyzenin yanında “teyze yaşlı o yüzden saçları beyaz” desen ayıp olur, cevap vermesen gülsen yine mi ayıp olur?! Niye bu çocuk beni böyle zor durumda bırakıyor ki?!! Hayır anne olduğum için o anda söylediğim söz, verdiğim tepki toplum tarafından önem taşıyor…Kendimi baskı altında hissediyorum, benden beklenen tepkiyi vermek durumunda hissedip saçmalıyorum çoğu zaman. O ise rahat rahat diyeceğini diyor, içinde kalmıyor ama yine gerilen sıkılan ben oluyorum. Bu nasıl iş ama ya?! Çünkü o çocuk biz yetişkiniz tabii ki… Acaba diyorum çocuğu hiç “öyle denmez, böyle yapılmaz…” gibi kalıplarla düzeltmesem mi? Hep hayatı boyunca aklından geçeni söylese mi? Yani tabii ki de hep aklından geçenleri söylesin asıl istediğim bu ama bir yol yordam bilsin istiyorum bir yandan da…Eee düzeltmeden de nasıl öğrenecek ki bu yol yordamı?!

Sözünü ettiğim "kilitlenme bakışı"nı merak ediyorsunuz. İşte tam da böyle bir şey!

İşte sözünü ettiğim o kilitlenme bakışı!

Geçen gün kilolu bir tanıdığımız için hem de o kişinin yanında “Annne ablanın göbeeeiiii bööööleee” diye eliyle göstermesine ne demeli?? Hayır bir de komik de görünüyor bunları söylerken tabii..Yani ben nasıl tutayım kendimi? İtiraf edeyim bazen Doruk’un o “kilitlenme bakışı”nı yakaladığım an biliyorum ki bir soru gelecek ve ben zor durumda kalacağım hemen onun aklını karıştırıyorum. Ama bir yandan da kıskanıyorum onun bu dümdüz dünyasını. Çünkü dilin kemiği yokken varmış gibi davranmak da yoruyor insanı…

Rutin

Ben seviyorum rutinleri çoğu kişinin aksine…Hatta öyle seviyorum ki ve öylesine bağlıyım ki onlara en çok korktuğum şey o rutinlerin bozulması…Rutin bozulmuşsa eğer bir şey ters gidiyor demektir. Rutin bozulmuşsa eğer kafanda derdin var demektir…İşte bu yüzden rutin iyidir, rutin nettir… Arkasından ne geleceğini bilirsin, rahat edersin, düşünmezsin… Rutin sağlıktır; her sabah kalkar işe gidersin. Rutin sığınaktır; akşam evine döneceğini bilirsin. Rutin sevgidir; kime sarılacağını bilirsin. Rutinsizliğin belirsizliği ise hep bir kuşku yaratır, insan yorar, beyin tüketir. Rutinim bozulacaksa da ben bozayım. Hani kendim edeyim kendim bulayım hesabı… Öyle pat diye gelen bir telefon bozmasın rutinimi ya da ne bileyim birinin söylediği bir sözle değişmesin bütün hayatım… Benim elimde olsun kuralları…

“İçi Açılmak”

“İşte harika bir cumartesi!” diyerek güne ekstra enerjik ve neşeli başladım bugün. Hava hala soğuk olsa da ve güneş henüz bizi tam anlamıyla ısıtamasa da varlığı bile yetiyor insana.

Babamız iş gezisinde olduğu için oğlumla kahvaltımızı yaptıktan sonra aldım onu parka götürdüm. Doruk’la dışarı çıkarken en çok sevdiğim şey onu güzel güzel giydirmek. Tabii bu “güzel güzel giydirmek” kavramı erkek çocuk sahibi bir anne olarak gömleğin üzerine ona uygun bir kazak giydirmekten öteye geçemiyor ama olsun; özeniyorum kendimce. Saçlarını punk model yukarı yukarı taradım. Bu saydığım iki üç şeyi bile yapmak öyle kolay olmadı tabii ki; istemiyorumlar, taramalar, dışarı çıkmayacağımlar, hemen arkasından çıkacağım anneler, çıplak bir şekilde masanın altına saklanıp giyinmeyeceğim nöbetleri…vs…vs… En sonunda dışarı çıktık. Ben sarı montumu giyindim. Doruk’a da çok sevdiğim sarılı lacivertli montunu giydirdim. Hani böyle anne oğul takım yaptık.  Doruk elimden tuttu. Konuşa konuşa parka doğru yürüyoruz zira kendisi sürekli soru halinde; “Anne, kedi yeden miaav der?! Aç olunca mı deerr?”, “Anne, arabalar yoldan geçeeken geçeesek ye oluuu?” “Anne bugün hava souuuk diil mi? Güneş vaa mı?” vs. vs.. Uzaktan yol kenarındaki apartmanların bahçe katında oturan yaşlı bir teyzenin gözünün bize takıldığını farkettim. Teyzenin yanında yine kendisi yaşlarda bir bayan arkadaşı var. Önlerinde Türk kahveleri ve minik bir kasede lokum…Oh hayat onlara güzel! Biz karşıdan onlara doğru yürüyoruz. Teyzenin arkadaşı bir şeyler anlatıyor ama bizim teyze pek dinlemiyor onu gibi…onun gözü bizde…Onlara doğru yaklaştıkça gülümsemeye başladı teyze. Ben de gülümseyerek selam verdim onlara. Ben selam verince teyze; “Oh kızım size bakıyorum deminden beri, içimi açtınız! Ne güzel giyinmişsiniz, çok tatlı görünüyorsunuz, bahar geldiğini hissettirdiniz bana kızım…Ana oğul çok güzelsiniz. Allah bağışlasın!” dedi. Tabii benim inanılmaz hoşuma gitti bu durum. Ağızım kulaklarımda…”Çok teşekkür ederim. Siz de benim içimi açtınız bu güzel sözlerinizle…” dedim. Bu arada yanımdaki ufaklığın devreleri karıştı tabii… Biliyordum başıma geleceği…”Ne açtı?” “Kim açtı?” “Ne kapalıydı?!!!” Daha lafımız bittttttiii seninki başladı; ” Anne, teezeee ne dedii?”, “Ne açmış teeeze anne!!?”, “Nasııı içi açııııımış?”,  “Ne demek anne?”, “Sen ne açtın anne?? ”

Deyimlerle çoktandır başımız dertte…Hadi anlat şimdi “içi açılmak” deyimini anlatabilirsen…

Söz

İlk kez babamdan görmüştüm fotoğraflar albüme nasıl özenle yerleştirilir. Kastamonu’dan Ankara’ya taşınıyorduk. Evdeki çoğu eşya toplanmıştı. Babam babaannemden aldığı ve belki yıllardır albüm yapmak ümidi ile bir köşede sakladığı fotoğrafları bu bahane ile albüm haline çeviriyordu. Sanırım 9 yaşındaydım. Babamı koltuğuna oturmuş, bir kutunun içerisinde dağınık duran siyah beyaz fotoğrafları tarih sırasına göre ayırdıktan sonra eskinin üzeri jelatinli, geniş albümlerinden birine yerleştirirken hatırlıyorum…Kutunun içerisindeki karışık fotoğraflardan bir tanesini bana uzatarak kendi babasını gösteriyor…Babam gibi uzun boylu ve güçlü yapılı bir adam… Emin değilim ama ya benim doğduğum sene ya da bir kaç sene sonra vefat etmiş büyükbabam. Onu hep fotoğraflardan gördüm…Tanımayı çok isterdim… Babam fotoğrafları tarih sırasına göre özenle yerleştiriyor albüme…Hatta yanlarında senelerini de yazıyor. Ancak sayfanın jelatinini kapatmadan önce elindeki küçük beyaz etiketlere bir iki satır not yazıp o sayfaya yapıştırıyor. Notlar kısa ve öz; “Ben 13 yaşımdayken…” gibi ya da “Karne Tatili” gibi… En çok o küçük notlar için sabırsızlandığımı ve “acaba şimdi babam ne yazacak?” diye merakla beklediğimi hatırlıyorum… Fotoğraflar babamın yazdığı küçük notlarla birleşip zamanımıza geri geliyor sanki…Her fotoğrafın arkasındaki hikayeyi merak ediyorum ve babamın o küçük notları benim hayal dünyamı aralayan bir kapı oluyor… Notlar o siyah beyaz fotoğraflarda çoğunu tanımadığım ya da tanısam bile benim tanıdığım hallerine benzemeyen, o genç insanları canlı kılıyor hayalimde, ruh veriyor onlara sanki… Giyinişlerini inceliyorum, duruşlarını, sanki o fotoğraf sırasındaki konuşmaları duyuyorum… Bazısının kolyesi hoşuma gidiyor ya da yakasındaki broşa takılıyor gözüm…Her şey tuhaf geliyor…Aslında en çok babamın gençlik hallerini görmek tuhaf geliyor… Fotoğraflardaki kesinlikle tanıdık biri, ama benim babam gibi değil… Baba demek için çok genç ama çocuk demek içinse oldukça olgun bakıyor…Babamın gençlik fotoğraflarına bakarken yüzümde bir gülümseme beliriyor. Mühendislik Fakültesinin bahçesindeler…İspanyol paça pantolonlar…Saçlar yandan taranmış… Arkadaşlarıyla omuz omuza sarılmışlar, en uzun boylusu babam…Hepsinin yüzü kameraya bakmıyor, kimisi yanındakine bir şeyler anlatıyor hala…Babamsa bana bakıyor ve gözlerinin içi parlarcasına gülümsemiş…

Babamın annem için hazırladığı fotoğraf albümü geliyor aklıma…Annemle babam nişanlılarken babam anneme hediye etmiş bu albümü… Zira birbirlerini bulduklarında annem lise babam ise üniversitede olduğu için, sonrasında babamın askerliği, annemin üniversite mezuniyeti vs. derken tam 7 sene nişanlı kalmışlar. Ne büyük aşk! Albümün her sayfasında babamın bir fotoğrafı ve her fotoğrafın altında da anneme yazılmış bir dörtlük var. Dörtlüklerin kimisi komik; güldürüyor okurken…Kimisiyse duygusal… Fotoğraflar dörtlüğe uygun çekilmiş…Mesela bir tanesinde babam üniversitenin amfisinde sıraların üzerine çıkmış, elinde meşhur T cetveli…Sanki gitar çalar gibi tutmuş, biraz çılgın duruyor. Ayakları havada zıplamış gibi… Altındaki dörtlüğün ise sadece son kısmı aklımda “….işte senin aşkından deli divane olmuş ben, şu halime baksana…” yazıyor. Albüm belki 10- 15 sayfadan oluşuyor ama her fotoğraf ve dörtlük bir roman okuyormuşsun hissi yaratıyor…

“Hayat sadece fotoğraf karesine sığdığı kadar görünüyor diğerlerine ve sadece onlar kalıyor geriye…” diye düşünüyorum…Sonra o gece, oğluma aynı babamın yaptığı gibi küçük notlar yazarak bir albüm hazırlamak için söz vererek yatıyorum yatağıma…

Aklımın Bir Köşesi

Aklımın bir köşesi işgal edilmiş şekilde yaşıyorum. Bir yazılım var sanki beynimin içinde ve yazılım maksimum 45 dakika sonra yine başa dönüyor. Bu 45 dakikalık süre içerisinde bir sürü şey oluyor aslında ama sonuç hep aynı. Bir kaç işlem sonra hoopp başa sarıyor yazılım…Basit bir yazılım bu, hiç karmaşık değil. Sabah gözümü açtığım anda başlıyor program işlemeye. Şöyle bir yazılım sanki beynimin içindeki; uyku halinden çıktığım saniyede “Doruk’un üstü açık mı?” ile geliyor beynime. Üstünü kapatıyorum. Sonra “Hadi o uyanmadan…” diye başlayan cümlelerimle devam ediyor; “O uyanmadan hazırlanayım”, “O uyanmadan yatağı toplayayım”, “O uyanmadan şunu kaldırayım “, vs. vs. Ofise gidiyorum; mailler, telefonlar, günaydınlar, nasılsınlar, bir iki arkadaş sohbeti sonra yine iş güç…Süre dolduu; “Doruk ne yapıyor acaba?!” Gözüm masamdaki resmine ilişiyor, evi arıyorum havadis alıyorum. Yumurtasını yemiş, portakal suyu bitmiş, beyaz peynirinden küçük bir parça bırakmış, şimdi arabalarıyla oynuyormuş. Birazdan dışarı çıkacaklarmış. Arkadan sesi geliyor bıcır bıcır…”Ohhh resetlendim”! Ve kum saati ters dönüyor yine, yeni bir 45 dakika için…Ben gün boyu böyle ilerliyorum hani biraz mehter takımı misali. Bu sebeple benim bir şeye odaklanma sürem değişmiş durumda. Eskiden bir şeye kilitlenir yapardım yapacağımı ama şimdi beynim yüz binlerce hücreye, sanki minik minik kutucuklara ayrılmış gibi hissediyorum. Her kutucukta da bir Doruk var mutlaka… İş, ev, çocuk, ailem, kendim, arkadaşlarım, yemek, temizlik, ütü, alınacaklar, verilecekler, eskimişler, yeniler…Çok mutluyum, çok seviyorum beynimdeki her bir kutucuğu, beynimin içerisindeki 45 dakikalık yazılımı, onun hikayelerini dinlemek için açtığım telefonları, aklımın bir köşesini, kalbimin bir köşesini rahat rahat fütursuzca işgal etmesini…Hepsini çok, çok seviyorum…

Normalim!

Uyuyor… Huzurluyum… Bugün sabah 07:15’ten bu saate kadar neler oldu neler bitti unutup normal insanlar gibi bir akşam geçirmeye çalışıyorum…Günün en sakin ve sessiz zamanın tadını çıkarıyorum…

Yarın Pazartesi ya, ben işe gideyim valla, ben işe gideyim gerekirse de sabaha kadar çalışayım inanın daha kolay! Yok pazartesi sendromuymuş, yok yarın iş varmış… Çok değil bir çocuğun olsun, oh mis ilaç gibi geliyor bütün bu sendromlara. Sendrom mendrom kalmıyor. Ofise koşa koşa gidiyorsun hatta çalışıp bir de üzerine dinlenmiş hissediyorsun kendini! Ofiste kimse benim sabrımın sınırlarını test etmiyor, ya da bir kamera şakasının içinde olduğum hissiyatıyla sağa sola bakınmak suretiyle olaya son vermek için kamera arattırmıyor, bir dakika önce “evet” dediğine bir milisaniye içerisinde tam da sen evet dediği o şeyi yapmak üzereyken çığlıklar atıp kendini yerlere atıp ağlarak sanki evet dediği şey hayırmış gibi ağlamıyor! İşte yazarken bile ne kadar zor… Yok canım çıldırmadım, hala normalim…Ben de eşim de hala normaliz…

Sabah yumurtayı çiğ yiyeceğim diye tutturuyor bir fasıl! (Yazarken çok kolay oldu bunu böyle basitçe bir cümlede ifade etmek bu sebeple okuduğunuz gibi bir tutturma olmadığını belirtmeden geçmek istemiyorum….) Kendini yerden yere atıyor, hani sanki siniri başka şeye de yumurtadan çıkarıyor hırsını… “İyi” diyorum. “Gel al, çiğ ye oğlum yumurtayı” Es kaza yerse de sesi güzel olur diye rahatlatıyorum kendimi…Bu arada yumurtayı bir kaseye kırıyorum. Aman sen misin bunu yapan meğersem beyefendi kendisi kıracakmış! Yine yerlerde!!! Babamız yetişiyor imdadımıza, bizimkinin aklı karışıyor…Komiklikler, bıdı bıdı derken susuyor…Bu arada ona laf yetiştirirken haşlanması için çaktırmadan suya koyduğum yumurtayı yine çaktırmadan yumurtalığa yerleştiriyorum. Bir de yumurtayı sevimli kılacağız ya haşlanmış yumurtaya keçeli kalemle göz, kaş, ağız yapıyoruz tam bu sırada yine bir ağlama krizi baş gösteriyor. Meğersem o yapacakmış! Niye ben yapmışmışım!!! SABIR SABIR YAA SABIRR! Yumurtayı ters çeviriyorum, temiz kısmı geliyor. Neyse ikna oluyor; kaş göz yapıyor kendince sonra da ” Annee baaaakkkk” diye sanat eserini gösteriyor. Hayır bir de sevimli kereta. Kızdığın şeyi bir dakika sonra unutturuyor…Yumurtayı allayıp pulluyoruz ama yemiyor çünkü o hengamenin içerisinde yumurtasını kaçırmışım tabii, rafadan yapamamışım, beğenmiyor…Kahvaltı faslı sonrasında kendime pazardan bir gün çalayım da kuaföre gideyim istiyorum ama ne mümkün! Küçük Bey izin vermiyor; “Anne gitmesinnn!!! Anneee Gitmeeee!!!!” Yine yerlerde… Arkamdan ağlarken evi terk etmek istemediğim için ikna yolunda ısrarcıyım ama kendimi SABIR çekerken buluyorum yine… Bir ara ikna ışığı görünce ben vınnnn koşuyorum kuaföre…Saçlarımı kestiriyorum, ojeler sürdürüyorum, fönler çektiriyorum ohh çok keyifliyim…Eve geliyorum ev savaş alanına dönmüş. Her yer her yerde. Babamızın sinir sınırı “doruk” yapmış, o da SABIR çekiyor. Bu arada dışarı çıkmamız gerekiyor. Aceleyle evi toparlıyoruz. Üstünü değiştirmemiz lazım hayır giyinmiyor! “Tamam gitmeyelim o zaman” diyoruz; “Gideceeeeemmm!!!!” diye ağlıyor bu sefer de. Tam kazağını giydiriyorum ben bunu sevmedimler başlıyor; “Çıkar anneee kazağı çıkarrr çıkarrrrr rahat diill buuuu…” Çıkarıyorum, başka bir şey giydiriyorum…Etiketi varmış onun; “Kessss kessss etiketini kes anneee!!!” Etiket kesiliyor bu sırada koltuğun üzerinde duran battaniyenin etiketine gözü takılıyor; “Anneee bunu da kesss kesss kesss anneee” battaniyenin de etiketini keserken buluyorum kendimi!!?/%&& “Oh şimdi sıra pantolonda” diye düşünüyorum. İyi tarafından bakıp “Neyse canım, %50’si giyinik şu an.” diye geçiriyorum içimden…

Yoldayız….Arabadayız, çok yorgunuz. Bizim konuşacak halimiz yok ama başlıyor minik adam; ” Baba, babaacığımmmm” diyor sanki bir dakika önceki canavar o değimiş gibi “Arabayı durdurunca kucaaağına otuuucam, ben kullancaaam” Babası şimdi değil ama eve dönüş sonrası için söz veriyor ona. Neyse gideceğimiz yere gidiyoruz oradan kalkıyoruz sonra bir alış veriş merkezine gidelim diyoruz; alacaklarımız var. Tam otoparka girmek üzereyken Doruk’un uyuduğunu fark ediyoruz. Sanki biri düğmesine basmış gibi…Bir saniye önce gözü açık değil miydi bu çocuğun! Otoparka girmekten vazgeçiyoruz. Geri geri ilerlerken otoparktaki görevlinin dumur yüzünü görüyoruz! Güvenlik görevlisi şaşkın; arabayı kontrol etmiş, biz içeri gireceğiz diye beklerken geri gidiyoruz! “Çocuk uyudu da vazgeçtik bu yüzden” diye açıklıyoruz durumu…Yüzümüzde dünyanın en sevimli ifadesi….Eve dönüyoruz…Uyku sırasında evde her şey normal, eşimle yemek yiyoruz muhabbet ediyoruz. Tabii çok değil 1,5 saat sonra uyanıyorr!!!! Uyandığı gibi ilk sözü “Söz veeemiştin babaaa hani ayaba kullanacaktım” olur mu bir çocuğun!!! Fil hafızası mı var bu çoçuklarda!!! Adamcağız üzerini giyiniyor söz vermişiz ya bir kere…Yine aynı kareler başlıyor. Sırasıyla; Üzerimi giymeyeceğim!!!! Beremi takmayacağım!!! Dışarı çıkmayacağım!!! Hayır çıkacağımm!!! Üstünü giyiniyor bu sefer “Anne de gelsinn!!!!” başlıyor. Babamızın sabrına hayran kalıyorum. Üşenmeden anlatıyor ona, açıklıyor; ” Dorukcuğum, anne evde kalsın bize balkondan el sallasın, biz gelince anneye anlatalım nasıl araba kullandığını tamam mı babacığım…” Yok seninki yerlerde…Neyse bir şekilde çıkıyorlar dışarı…Ev sessiz…Hoş fazla uzun sürmüyor, 10 dakika sonra geri geliyorlar. Dönmek istemiş ama daha apartmana girerken gitmeyelim diye ağlamaya başlamış!!! Evde çılgınca ağlayan bir çocuk. Dışarı çıkacağım diye yırtınıyor…Bu çocuğa kesin bir şey oldu bugün, normal değil bu davranışları diye düşünüyorum…Tamam “2 Yaş Sendromu” diye bir şey var biliyorum da çok abartı bugün. Tutturur ama böyle ağlamaz her şeye bu yüzden biz de biraz alttan alıyoruz. Babamız yine sabırlı “Tamam peki ağlama hadi geri dönelim” diyor zannediyoruz ki susacak gidecekler; Haaayır annem de gelsinnn başlıyor yine!!! “Tamam ben de geleyim” diyorum, pes ediyorum…İkimiz de tükenmişiz. Kotumu giyiyorum…Doruk ağlamaktan içini çekiyor, konuşamıyor, yüzü kıpkırmızı….”Hadi hazırım” gidelim diyorum. “HAYIRRRRR babam götürecek !!!” diye ağlıyor şimdi de!!! İşte bu sahne bizim koptuğumuz an oluyor… Ben kamera arıyorum evin içerisinde…Hayır hemen el sallayayım da bitsin bu işkence…Kamera yok! Şaka filan değil! Hepsi gerçek bunların! Ama olsun biz hala normaliz!

Ailem

Kalabalık bir ailede büyüdüm ben. Bizim ailemizde çekirdek aile kavramı teyze, enişte ve kuzenlerin de dahil olduğu en büyük aile anlamına geliyordu, zira benim annem teyzemle, babam eniştemle, kuzenlerim ağabeyimle eş değer oldu her zaman. Bu durum nedense hep insanlara ilginç gelirdi, bana ise onların buna şaşırması garip geldi ömrümce…Ne derdimiz olsa teyzemize koşardık biz, tatillere maaile birlikte çıkar, akşam yemeklerini birlikte yer, bir de üzerine mutlaka her hafta cumartesileri bir araya gelir bütün günü birlikte geçirirdik…Biz bize yeterdik, çok eğlenir, çok konuşurduk…Bizim aile bir araya gelince gürültü seviyesi 35 desibeli geçerdi. Daha karşıdaki kişi konuşurken “Hadi o sözünü bitirsin de ben de şunu anlatayım” diye atakta beklerdi diğeri…Sözümüz bitmezdi bizim, anlatacağımız bitmezdi…gülmemiz bitmez, aklımıza gelenler bitmezdi…Biz iki kardeştik aslında ama benim ablalarım da vardı, kardeşim de, yaşıtım da vardı, ağabeyimden büyük başka bir ağabeyim de…Kuzenlerimizle koyun koyuna uyurduk biz…Evlerimizin arası iki sokaktı bizim. Bir diğeri üç sokak ötesindeki eve taşınacak olsa “Uzak mı olacak acaba?” diye düşünür, endişe ederdik ve şaka da yapmıyorduk bu konuda… Kocaman bir apartmanda birlikte yaşama hayalleri kurar; “Şimdi aynı apartmanda olsak pijamayla sabah sana iner misafirin için yardım eder, sonra da kendi evime çıkar işime devam ederdim….” diye cümleler kurulurdu bizim ailemizde, iki sokak ötesi bile olsa ayrılmak istemezdik birbirimizden… Birinin derdi olsa herkesin uykusu kaçardı o gece…Gece yarısı saat 12’yi geçse bile bir kere “çın” yapabilirdi bizim evde telefonumuz…Eğer annem uyanıksa teyzeme geri “çın” yapar, uzun uzun konuşurlardı…Benim ailemde çocuklar çok önemliydi…Herkesin toplam 7 çocuğu vardı bizim ailede…Hepsinin de yüzü gülsün diye bir anne üç teyze uğraşırdı….Bizim ailede çok sevgi vardı…Sarılınca gerçekten sarılır, ağlayınca gerçekten ağlar, kızınca gerçekten kızardı bizimkiler. Belki bu yüzden de çok derindi her şeyimiz…

Ben kocaman çekirdek bir ailede büyüdüm. Ne şanslıydım ki büyük aile kavramını doyasıya yaşadım. Muhtemelen benim çocuğum ileride yazdığım bu yazıyı okuyunca anlamayacak neden bahsettiğimi…Modern hayata kapılmış olacak…Belki de yurt dışında okuyacak ve anne babasını bile zor görecek…Doğan Cüceloğlu “Bir insanın anavatanı çocukluğudur.” diye boşuna dememiş. Benim anavatanım çok zengindi. Ben kocaman çekirdek ailemdeki bir sürü insandan bir sürü bilgi aldım, sevgi aldım, görgü aldım, terbiye aldım, korku aldım, umut aldım, neşe aldım, göz yaşı aldım, merhamet aldım, akıl aldım, vicdan aldım, hayata farklı bakış açısı/açıları aldım…Peki ben çocuğuma bu zenginliği verebilecek miyim?

Bilemiyorum…Sadece deneyeceğim…

Bilir Kişi

Bir kitap yazsınlar adı da “Çocukça Sorulara Büyükçe Cevaplar” olsun mesela. Belki de vardır bu tarz bir kitap bilmiyorum. Bir araştırmalı…

Geçen sabah puzzle yapıyoruz, 6:30’da pijamalarımızla…Neyse deneye deneye, konuşa konuşa, anlata anlata buluyoruz parçaları…Son parçayı da koyduktan sonra bana dönüp yaptığımız puzzle’ın parçalarını kastederek “Annee bunlayı yeden kesmişler?” diye soran bir çocuğa ne demeli mesela? Ya da uyusun diye şarkı söylerken tam da gözleri kapanmak üzereyken kafasını kaldırıp “Söyleme anne söyleme, uyuycak gibi oluyoum!” diyen bir çocuğa nasıl cevap vermeli?!!! Arabada hep birlikte giderken annesiyle babasının kendi aralarındaki konuşmasını keserek arka koltuktan avaz avaz bağırarak “Babacığımmm, diyeksonu iki elinle tut baba, kaza yapaysın.” diyen çocuğa şaşırdığını belli mi etmeli yoksa normal bir şey diyormuş gibi mi yapmalı? Hep birlikte yemek yerken tabağını eline alan ve elinde tutarak yemeğini yemeye devam eden annesini “Anneciğim tabaanı masaya koy, elinden düşer, buyası pislenir.” diye uyaran çocuğa aferin mi demeli yoksa gülüp geçmeli mi? Ya da elinden evinin koltuğuna düşen elmayı alıp ağzına attığın anda “Anne yıkaaa, onu yıkaa düştü.” diye annesine ayar çeken çocuğuna karşı mahcubiyet hisseden anne ne yapmalı? Kızakla yokuş aşağı kayarken annesi onu azıcık kayak pistine doğru götürünce annesine “Anne buyası benim için tehlikeli diil miiii?” diye soran çocuğa “Evet tehlikeli aslında ama bir şey olmaz oğlum mu demeli? Yoksa çocuğun lafını dinleyip karizmayı da çizdirip oradan gitmeli mi? Bunların hepsinin cevabı yazsın bu kitapta….Açıp bakalım neyse onu yapalım biz de… Annelik her konuda “bilir kişi” ilan edilmek demek mi? Bay Yanlışla Doğru Ahmet gibi hissediyorum kendimi bazen. Çocuk neye elini atsa ” ııı ıııhhh yine yanlış yaptınız Bay Yanlış…” şeklinde buluyorum kendimi…Eee bu formatında çocuk yetiştirirsek çocuklarımız da başımıza Doğru Ahmet kesilirler tabii… Ama iyi de ne yapacaksın Doğru Ahmet modelini uygulamadan? Hadi tamam öğretiyorsun o kadar sonra bu çocuk denilen cingöz ne yapıyor, senin öğrettiğin şeyleri kullanarak senin açıklarını yakalıyor. Bu adil mi peki? Sen tüm bildiğini öğret, saçını ona süpürge et sonra o çırak senin açıklarını yakalayarak yüzüne vursun. Hak mı bu? Sanırım her annenin “Çocukça Sorulara Büyükçe Cevaplar” kitabı kendine ait…Ama yine de merak ediyorum siz neler yaşıyorsunuz çocuğunuzla? Onların sorularına nasıl cevaplar veriyorsunuz? Anlatsanıza bana?

Kadın Dediğin

3 günlük hafta sonu tatilimiz sırasında kaldığımız otelde 8 aylık, hadi bilemedin 10 aylık bebeğiyle bir kadın gözüme takılıyor. Bayan olukça hoş, zarif, sade ama bakımlı. Üzerine bir o kadar da zayıf! İçimden “daha doğum yapalı maksimum 10 ay olmuş, kadın kendini hiç bırakmamış valla helal olsun manken gibi” diye geçiriyorum. Aynı gün kadını kucağındaki bebek artı elinden tuttuğu 2- 2,5 yaşlarında başka bir çocukla daha görüyorum…”Hımmm demek ki kadının 2 tane çocuğu varmış; o zaman ekstra helal olsun diye” bayanı iç dünyamda taktir edip başka bir yere koyuyorum. Neyse akşam oluyor, yemek vakti; tabağımı doldurmuşum, mutlu mutlu masamıza doğru ilerliyorum. Ne de olsa bütün gün kayak kaymışım, çok enerji sarfetmişim. Eee bu yemek de benim hakımmış… Bu sırada gözüm boy boy 4 tane çocuğun olduğu yuvarlak büyük masaya ilişiyor. “Vay be 4 çocuk…” diye düşünürken o 4 çocuğun yani hepsinin birden bu benim yakın takibe aldığım bayanın olduğunu farkediyorum ki bu benim olayı taktir etme aşamasından, saygı duyma ve hatta daha ileri giderek gıpta etme boyutuna çıkarıyor. Farkındayım “gıpta” dedim zira hiçççç kıskanmıyorum!!! Bende moral sıfır! Kadından 4 tane birbirinden güzel çocuk çıkmış ama kadın hala manken ötesi ve gerçekten de çok hoş diye düşünüp hala içten içe gıpta ediyorum. Kıskanmak mı? Yok canım ne alakası var sadece gıpta (!) ediyorum ben. Beyaz teni, kumral saçları, vücut yapısı ve inceliği ile Rusları anımsatıyor bana. Kendimi rahatlatacağım ya “kesin o Rustur, Rus” diye geçiriyorum içimden. Kadının 4 çocuk sahibi olduğu halde formda olmasına moralim bozuluyor bozulmasına ama Allahıma bin şükür ki tabağımdaki yemeği de yarım bırakmıyorum! Neyse ki kadının Rus olduğuna kendimi oldukça inandırdığım için içten içe rahatlamış haldeyim. “Ne yapayım canım, genlerimize de müdahale edemem ya alalala” diyorum. Ohh bana bir iç huzur, bir iç rahatlık… Ertesi gün odamıza çıkmak için asansör beklerken kadın yanımdan konuşarak geçiyor. Elinde en küçük bebeğiyle yanındakilere bir şeyler diyor; TÜRKÇE!!! Kulaklarıma Türkçe cümleler çalınıyor ama hiç konduramıyorum, baksanız gerçekten bu kadın Rus olmalı derseniz. Aksan filan da yok. Bildiğiniz Türkçe konuşuyor! Al sana bir yıkım daha! Demek ki neymiş diyorum; kadın dediğin 4 tane çocuk da yapar, manken gibi formda da olur, güzel de görünür, bakımlı da olur, üzerine o 4 çocuğunu alır tatile de çıkar… Akşam yatarken aklıma takılıyor yine, düşünüyorum; “Yok yok….Kesin anneannesi ya da baba tarafından birileri filan Rustur canım Rus…”

Hamam

Bugün ilk defa “Hamama giren terler” deyimiyle ne demek istediklerini cildimin derinliklerinde hissettim. Geçtiğimiz hafta planladığımız ruhumuzu dinlendirme tatilindeyiz şu anda. Gün sonu yorgunluğunu Türk Hamamı ile noktalayalım dedik. Kaldı ki ben hayatımda hiç hamama gitmemiş bir Türk evladıydım daha bir kaç saat öncesine kadar. Doruk bırakır mı? Bırakmaz tabii…Sorgu amiri bu, başladı sorularına; “Neyeye gidiyosun anne?” “Yeden anne?, “Ben de gelcem anne.” Biz de aldık onu da götürüdük hamama…Önce korktu sonra pek hoşuna gitti…Aman ne iyi geliyor bu tatil bana…Uludağ’ın beyazlıkları ruhumu da temizledi, beynimi de dinlendirdi sanki…Detoks etkisi hissediyorum şimdiden kendimde…Gün boyu biz eşimle kendimizi yüksek dağların yamaçlarından aşağıya bırakırken babaannemiz de oğlumuzun peşinden koşuyordu. Diyorum ya insan çocuğu olunca daha iyi anlıyor ailesinin kıymetini…”Gag” desek anneannemiz “Gug” desek babaannemizle dedemiz koşuyor imdadımıza. Onların varlığı hafifletiyor bizi…İyiki varsınız, iyiki size sahibiz…

Zamana Karşı

Çok büyüdü, ne çabuk da büyüdü…Ne kadar hızlı geçiyor zaman. Eskiden de bu kadar hızlı mı geçiyordu da ben farkında değildim? Yoksa Doruk mu hızlandırdı bu zamanı? Belki de artık elimde geçen zamana karşı somut bir şey olduğu için daha hızlı geçtiğini düşünüyorum. Büyüdükçe benim küçük oğlum olmaktan çıkacak değil mi? Daha az öptürecek kendisini, daha az kucağıma gelecek, daha az anlatacak bana…Beni korkutmayacak da koruyacak belki ama artık daha az mıncık mıncık iç içe olacağız. Hoşlanmıyorum bu gerçekten…Sabahları onu küçük kualam yapıp sabahlığıma sarıp taşımayı seviyorum. Minik kollarını boynuma sıkıca sarıp, yanağını yanağıma değdirmesini, başını omzuma yaslamasını seviyorum. Her iki dakika da bir “annee kuuuucak kuuucakkk” diye kollarını uzatmasına hastayım. “Kuuucakkk” demeyecek, gelmeyecek değil mi büyüdükçe? Kendi hayatı olacak? Hele ortaokul lisede benden iyice kopacak mı doğruyu söyleyin? Büyümese mi acaba? Az mı yedirsem? Az mı içirsem? Tüm videolarını izliyorum…Taa doğumdan itibaren, sancılarımın başladığı zaman evden hastaneye gitmeden az önce çekilmiş olan fotoğraflarıma bakıyorum. Yüzüm ağrıdan allak bullak olmuş ama fotoğraf makinasını görünce sırıtmaya şartlanmış bir insan tipi olarak yarı acılı gülümsemişim. Doğum sancım hafiflediği sırada kameraya almış eşim beni çekiyor; “Ne hissediyorsun?” demiş elimle sadece zafer işareti yapmışım. Pilim bitmiş belli ki…Ama hayatımın tartışmasız en güzel anı, onca ağrıya, acıya yorgunluğa rağmen, milyon defa yaşamak isteyeceğim o an; daha göbek kordonu bile kesilmeden onu kucağıma verdikleri o an derim! Günlerce ağlamıştım o günden sonra, bir türlü aklım almıyordu daha 1 dakika önce karnımdaki bebeğin şu anda kucağımda olduğunu. Karnımın üzerinden elime gelen o minik topuklar şimdi avuçlarımın arasındaydı. Onu her emzirmede gözlerimden yaşlar fışkırıyordu. Yaa ben onu çok seviyordum…Garip garip korkularım vardı. Bebek arabasıyla dışarıda gezerken ya elimden bebek arabası kayarsa ve yokuş aşağı giderse gibi anormal kaygılar edinmiştim. Sanırım fazla sevgi böyle manyak düşünceler getiriyor. O büyümesin istiyorum. Küçük kalsın ve benim olsun. Paylaşmak istemiyorum onu kimseyle…

Anneler Korkmaz Mı Peki?

Oğluma kitap okuyorum, uyku vaktini hayli geçmişiz aslında…Ama benim de işime geliyor sanki…Bir de babamız iş seyahatinde, biraz da bu sebeple uyumasın da ben de yalnız kalmayayım evde istiyorum gizliden gizliye. Hani anne olduğum için geceleri karanlık evde tek başıma olmaktan çok haz etmediğimi, her çıtırtıda irkildiğimi kimseye söylemiyorum 🙂 Anne olunca ne oluyorsa, androit oluyoruz sanki! Tamam bir nebze insanlıktan çıktığımız kesin ama biz de korkabiliriz elbet.  Neyse hal böyleyken ben de Doruk uyusun istemiyorum tabii. Saniyede milyon kez öpüp kokluyorum onu. Bıkıyor benden anlıyorum da oralı olmuyorum. N’pıyım biz de onun nazını çekiyoruz o da katlanıversin azıcık benim öpücüklerime. Zaten büyüyünce öptürmeyecek, kaçacak avuçlarımın arasından ve zaman aleyhime işliyor. Bir sayfa kitap ve sonra bir yanak, hopp bir de buradan, gülüyor gülüyor…Sonra hikayeye kaldığım yerden devam ediyorum. Arada uyduruyorum hikayeyi. Zaten istersen uydurma kitap okuyabilme diye bir şansın yok ki! Ben okurken hiç susmadan konuşan ve sürekli beni bölen biri var yanımda. Sadece konuşsa yine iyi, minik işaret parmağıyla kitaptaki resimleri göstererek “Anne bu çocuk üzüümüş mü?”, “Anne çocuk yeden ölee demiş?”, ” Yeden hemen gitmemiş?” gibi konuyu saptırıcı sorularla aklımı karıştırıyor. Bir süre sonra, ben hikayeyi anlatmaya devam ettikçe gözleri sabitlenip küçülüyor, sorular da kesiliyor. Anlıyorum ki uyuyacak rahat bırakıyorum oğlumu. Ev iyice sessizleşiyor, rahatsız oluyorum içten içe…Tam da o sırada üst kattan bir ses geliyor, sanki bir şey düşürüyorlar. İkimiz de irkiliyoruz ve ta taaa soru amiri ayılıyor ve hemen başlıyor sorularına tabii; ” Anne o ses yeeden geldi?” “Bir şey düşürdüler herhalde oğlum.” “Ye düşüdüler anne?” “Biri düştü mü?” “Anlatsana anne?” Her soruya ustalıkla cevap veriyorum. Hadi oğlum uyuyalım diyorum. “Anne ben kimseden korkmam mı?” diyor. Daha önce de maskeden korktuğunda sormuştu bu soruyu. Bu sebeple çok havalıyım, hani soru bildiğim yerden geldi ya hemen başlıyorum bilmiş bilmiş;  “Neden korktuğunu söyle anneciğim, ben anlatayım sana korkmana gerek olmadığını ” diyorum. O da dolabı göstererek “Anne buudan abi çıkmaz mı?” diyo ama yaa!!!%!!x%!/?!! Tamam ben anneyim de bir yere kadar oğlum ama yaa…

Bi Çaresi Bulunur Elbet

“Bir çaresi bulunur elbet canım, bi uyuyup uyanalım…Bir çaresi bulunur elbet canım yeniden yaşamanın…”  Bütün gün ağzıma Sertab Erener’in bu şarkısıyla dolandım etrafta…Toplantıya girmeden önce içimden bu şarkıyı söylerken buluyorum kendimi. Şarkı alıp beni götürüyor bir yerlere… Hayır anlayamadığım üzgün değilim, canım sıkkın hiç değil ama iç alemde bir yerlere götürüyor bu şarkı beni. Bunu çözmek istiyorum. Sanki dinledikçe çözeceğim. Söylemek istiyorum şarkıyı defalarca defalarca…Tam o sırada işle ilgili bir mail geliyor, telefonlar…Yine mekana geri geliyorum. Hoş görünürde hep mekandayım da şarkıya takılmış çözemediğim bir yanım da yok değil tabii. Çay alıyorum “bir çaresi bulunur elbet canımm…” Öğle yemeğinde bir çatal salata sonra içimden sessiz sessiz “bir uyuyup uyanalım”…. Kurtarın beni imdattt!!! Çözemiyorum niye bu kadar garip bir his uyandırıyor bu şarkı bende diye… Şimdi yine açtım şarkıyı hem dinliyorum hem yazıyorum…Siz de açın bir dinleyin, bir iyi geliyor sanki, bir umut veriyor sanki..

Küçükken ağladığımda ya da canım bir şeye sıkkın olduğunda “Şimdi uyu sabah geçmiş olur.” derdi annem. Hala ben bir şeye çok takıp mızmızlık yaptığımda şöyle der; “Aaa n’apalım kızım ölüm yok ya sonunda, yapma böyle Allahın gücüne gider. Bir çaresini buluruz elbet” ama bunu söylerken sesinden anlarım ki o da üzülmüştür ve o da bilir ki çaresi yoktur ama bana iyi gelsin diye öyle der… İyi gelir mi? Gelir. İşe yarar mı? Yarar valla…hem de mis gibi yarar…

Şarkıyı kaçıncı kez dinlediğimi bilmiyorum bu arada. Hayır yeni bir şarkıda değil ki şimdi keşfediyorum…”İyi de bu yazı ne şimdi böyle?” diyorsanız eğer işte ben de bilmiyorum, belki yazınca iyi gelir de kurtulurum şarkıdan diye yazıyorum. Siz söyleyin biraz da ben kurtulayım…

Dondumaa!

Evde çocuk olunca her türlü olay, sahne normal geliyormuş bir süre sonra…Mesela bizim evde bu sabah (YANİ PAZAR SABAHI, yani hani insanların uyuyup dinlendiği işe gitmediği sabahlardan olan, hani saat 10′ lara kadar uyuduğu PAZAR SABAHI!) şöyle bir şey oldu, olabiliyor yani…Ev halkı olarak mis gibi keyifli bir uyku çekerken birden “DONDUMAAAA, Donduuma yiceeem ben Dondumaaa!!!!” diye ağlayan bir çocuk sesiyle uyanabiliyorsunuz. Sabahın 06:45’i ! PAZAR SABAHI ! 06:45! Ben hafta içi işe giderken bile saat 07:00’da uyanıyorum…Kaldı ki hafta içi bıraksan saat 08:00′ a kadar uyuyan çocuk değil mi bu çocuk? Hani ben zorla uyandırıyorum, sırf işe gitmeden önce onunla biraz fazla vakit geçireyim diye… Ama bugün hafta sonu! Saat sabahın 06:45’i! PAZAR SABAHI! “Dondurmaaa yiycemmmmm!!! ” diye ağlayan bir çocukla “merhaba” diyoruz yeni güne. Aslında saatten çok uyanma şeklinde takılıyorum. Zira çocuktan sonra “uyku” kavramını daha çok onun sonuna eklenen ve o nesneye yok olma, bulunmama durumu bildiren “-suzluk” eki eklenmiş haliyle tanır oldum. Tamam uyandık ama dondurma nereden çıktı??? Sabahın köründe? “Rüyanda mı gördün bee evladım?!” lafı ilk defa bu kadar uyuyor bir şeye! Kalkıyoruz, gözümü zor açıyorum. Eşim kalkıyor ama yok yine devriliyor yatağa, bana bir güç geliyor, hoş isterse gelmesin bu arada bizimki ortalığı yıkıyor “DONDUMAAAAAAAaaaa!!!” Ağlıyor ağlamasına da gözleri kapalı, belli ki ona bile zor geliyor gözünü açmak düşünün! Yine de “uyuyor hala galiba, yoksa rüya mı görüyor” diye düşünüyorum ama yok uyumuyor. Yarı ağlamaklı bir şekilde bana diyor ki; “Annee kakk, ben sana dondumanın yeyini gösteicem.” “Zaten tek eksiğimiz, tek sorunumuz buydu, ben dondurmanın yerini bilmiyordum; sağolasın oğluşum” diyorum içimden. Buzdolabına götürüyor beni, buzluğu açtırıyor. Tamam o çocuk. Çocuktur, her şeyi ister değil mi? Saat bilmez, zaman bilmez hep şansını dener ve sınırları zorlar değil mi? Peki ya bana ne demeli? Yani bu hikayede anne de bir garip! Sabahın 6.45’inde yataktan dondurma diye ağlayan çocuğuna dondurma veren bir annesi var benim oğlumun! Hani bu devenin neresi doğru ki demezler mi adama!

Yorgun Kafa Yorgun Beden Yaratır

Geceleri halen minimum 2 kere uyansam da sabaha kadar beşik salladım diyemem, fazla mesai yapmıyorum, bütün evi indirip temizlemedim ya da ne bileyim her gün 100 m. koşmuyorum, o çok hayalini kurduğum 3 çocuk annesi de değilim henüz ama çok ama çok yorgunum… Kendimi bırakmak istiyorum, hiçbir şey yapmadan öylece durmak istiyorum. Sabah çalan saati dövmek ya da pencereden atmak sonra da çocukluğumuzun dizisindeki Tatlı Cadı Samantha gibi burnumu oynatarak olduğum yerden her şey olsun istiyorum ama aslına bakarsanız benim burnumu kımıldatmaya bile gücüm yok… Sağlam kafa sağlam vücutta bulunuyorsa yorgun kafa da yorgun vücut yaratıyor diyebilir miyiz? Annemle konuşuyorum böyle, “Çok yorgunum anne” diye… “Gönül yorgunu derler ya öyle oldun sen kızım” diyor. Aslında kendisi de benden farksız değil ama o anne işte o yüzden bana teselli veriyor. Annem öyle deyince hah diyorum tam da aradığım lafı buldu annem; ben gönül yorgunuyum!

3 hafta önce bakıcı hüsranı ile başlayan ne olacak şimdi krizi, oğlum alışabilecek mi, ben ne biçim anneyim vicdanları, yeni bakıcı bulup alışma evresi, sabahları kapıdan çıkmadan önce yaşadığım “gitme anne gitme” yakarışları taşıyor bedenimden, bana ağır geliyor. Aslında beklediğimden daha kısa zamanda ve daha kolay aştık bu krizi diye düşünüyorum. Telefonda anneme ağlarken sakinleştirip güven vermeseydi, 2 gün içerisinde alelacele atlayıp gelmeseydi İstanbul’a, eşimin ailesi kol kanat gerip yanımızda olmasaydı ne yorgunu olurdum acaba? İnsan ailesinin kıymetini asıl çocuk sahibi olunca mı anlıyor acaba? Belki ancak o zaman görüyor ne zor büyüyor o küçük insan yavrusu…. Bu arada eşim tatile gidelim diyor, öyle uzun değil 3 günlük bir tatile, kafamızı dağıtalım, çok bunaldık bu ara diyor, hadi gel baş başa gidelim… BAŞBAŞA MII !!??!!? Hepsi güzel hoş da ben oğlumsuz tatile gitmem diyorum. Gülüyor bana, ikna oluyor ne yapsın. Hep birlikte tatile gidiyoruz. Çok cazip geliyor tatil fikiri. Şimdi onun hayalindeyim, yorulan gönlümüzü tatile çıkaracağız hep birlikte…

Yara

Hayatta bazı şeyler vardır insan onunla baş ettim sanar, üstünden yıllar geçmiştir… Aslında o zaman sorsalar sanırsınız ki hiç geçmez bu acı, o kadar aşağıya çekmiştir ki sizi…Sonra çok zaman geçer üstünden. Geçen zaman ilaç olur, deva olur…Zannedersiniz ki yarası tamamen kapanmıştır, zannedersiniz ki hiç acıtmaz artık. Oysa izine de rastlarsınız baktığınızda ama görmezden gelirsiniz…Kısır döngü devam eder; işe gidersiniz, arkadaşlarınızla buluşursunuz, çocuğunuzu seversiniz, eşinizle sohbet eder, çok güler çok konuşur, en az 3 öğün yer, her akşam uyursunuz…Zaman akar…O konuda hiç konuşmazsınız. Hayat öyle hızlı geçmektedir ki zaten, ancak tam da ucu ucuna yetişmektesinizdir her şeye…Sonra birden çok da alakasız bir şekilde her şey geri gelir, aynı şekilde, aynı yüküyle, aynı acısıyla…Bir anda olur bu, çok kısa bir andır o. Dolabı düzeltirken önünüze düşen bir fotoğraf, boş boş çalışan televizyondan bütün evi dolaşan bir müzik, bir yemeğin kokusu, uzun zamandır giymediğiniz bir kıyafet…Sadece küçük bir nesne hepsini taşır getirir kucağınıza…Zaman durur…Hatırlarsınız…Çok üzülürsünüz…Özlersiniz…Ne kadar özlediğinizi hissedersiniz, içiniz acır…Gözleriniz birden dolar, ağlamak istemezsiniz ama dolar işte o gözler. Garip bir acıdır bu, çünkü bilirsiniz ki yine geçecektir ve oysa hep oradadır…İşte bana şimdi yine öyle oldu…Bu yazı canım anneanneme…

“Sen Anne Misin?”

2 yaş ile birlikte gelen “Neden?, Niçin?, Bu ne?” gibi sorular başlayalı çok oldu…Ama ben bazen bu sorulara nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Yani sorular çoğunlukla bilmediğim yerden, ansızın ve hiç tahmin etmediğim şekilde çıkıyor!

Geçen gün birlikte oyun oynuyoruz. Odasındaki bütün oyuncaklar yerlerde zira annesi olarak ben de yerlerdeyim oyuncaklar sağa sola dağılmış az mı…Gülüyoruz ve gerçekten ikimiz de çok eğleniyoruz. Ama o an beni biri videoya çekse kendimi izlemek istemem; maymun olup garip gurup sesler çıkarıyorum sonra birden kurbağa olmamı istiyor anne zıp zıp zıplıyor ve kurbağa sesi çıkartıyor. Bizimki keyiften dört köşe gülüyor gülüyor…O da benimle zıplıyor…O gülüyor ya ben de çok mutluyum…Sonra birden “Annee” diyor, “Hah işte yeni bir şey daha geliyor, bakalım bu sefer ne olmamı istiyor” diye düşünürken soruyor sorusunu; “Annee, sen anne misinnn??!!!/x!??”  Şimdi ben nasıl cevap vereyim bu soruya? Nasıl bir sorudur bu? Mesaj içerikli soru soruyor sanki bu küçük adam, hayır yüzüme karşı hem de hiç kırıcı olmadan gayet de sevimli bir şekilde ama lafı da dolaştırmadan “Böyle de anne olunur mu? Böyle çocuk gibi ne yapıyorsun. Sen hiç anne gibi davranmıyorsun” diyor bana…Yakıştıramadı sanki alalalalaa…Tabii ben hemen alıyorum mesajı ya birden bir ağırlık geliyor üstüme, bir otoriter havaya girmeye çalışıyorum, sesimi düzeltip çocuk moodundan çıkartıp anne mooduna geçiyorum hemen. Sanki hiç dert etmezmiş gibi “Evet anneyim tabii oğluşum, senin annenim” diyorum ama çok bozuluyorum sormayınn….

Pazarlık Taktikleri

Bu yazı aynı zamanda Unnado Blog tarafından da yayınlananmıştır. Resimlerle süslenmiş haliyle okuyayım derseniz buraya tıklayın.

Bu çocuklar annelerinin karnından çıkmadan önce “Pazarlık Taktikleri ve İnsan Yönetimi” başlıklı bir ders filan mı alıyorlar merak ediyorum. Hayır annemizin karnından bu yeteneklerimiz gelişmiş bir şekilde çıkıyorsak sonradan tersine bir evrim mi yaşıyoruz da kaybediyoruz bu özelliğimizi? Burada yetkili kişi ben değil miyim? Günün sonunda benim dediğimin olması gerekmiyor mu? Hani mesela iş yerinde bilirsin ki patron ne derse o olur, çoğu zaman onunla pazarlık yapmaya ya da istediğine ulaşmak için lafı oraya getirmeye bile çekinirsin. Durumu sineye çeker, “bu kadar oldu işte” der haline şükreder, kanaat edersin. Ama yok çocuk büyütürken işlemiyor bu kural; ben ne zaman bir konuda bir hüküm bildirsem bir kaç dakika içerisinde kendimi oğlumla pazarlık yaparken buluyorum! Bu duruma acayip sinir oluyorum. Her seferinde “bak görüyor musun yine beni tufaya getirip istediğine ulaştı.” diye duruma uyanırken bir dahaki sefere bu tuzaklara düşmeyeceğim diye kararlar alırken buluyorum kendimi. Diyaloglar şöyle;

– Saf Anne: Oğlum hadi gel, şimdi yemek yiyeceğiz. Ay bu köfte de ne kadar güzelmiş, ıhh ıhh ıhh, çok lezzetli. (Anne çocuğunu yemeğe özendirmek için yetişkinlere has lezzetli anlamına gelen o seslerden çıkararak oğlunun yanına doğru ilerler.)

– Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim öncee bunnla oynıycaam, soonaaa yemek yiyceem. Sen de bunla oynaa mısınn? (Çocuk elindeki kamyonu göstererek sanki yemeği yiyecek de oyuncağıyla oynadığı için o an sofraya gelemiyormuş havası yaratır = TAKTİK1!)

– Saf Anne: Canım oğlum, yemeğini koydum ama neyse hadi yemeğin soğuyana kadar seninle azıcık oynayalım, sonra yemeğimizi yiyelim tamam mı? (Saf ama çözüm üretmeye odaklı anne çocuğuna kıyamayarak “Hadi çocukla 2 dakika oyun oynayayım hem zaten köfte de çok sıcak” diye kendine güzel de bir mazeret yaratıp içini rahatlatmış bir şekilde çocuğuyla enteresan hallere bürünüp kamyonculuk oynar. Zanneder ki 2 dakika sonra çocuğu köfteyi yiyecek…)

Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim (Hiç üşenmeden her seferinde böyle dediğine inanmazsınız belki ama…) öncee bunu böölee alıjamm (Kamyonunu göstererek) sonaaaa bunun içine su doldurcam. Annee, su dolduralım mı?

– Saf Anne: Ama oğlum yemek yiyeceğiz??!!!

– Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim hem yemek yiyceeem hem de buna su doldurcamm ( İşte sana TAKTİK 2!)

– Saf Anne: Haydaaaa… (Akıllı anne(!) aslında burada zaman kazanmaya çalışıyordur. Ne diyeceğini bilemez; “Evet mi desem, hayır mı???” Bu arada annesinin “Haydaaa” ünlemiyle istediğinin olmayacağını düşünen çocuk saniyede 30 kere “Anne su dolduralım mı?” diye susmadan sorar ve oğlunun ısrarlarına dayanamayan anne bir umutla “Neyse hadi yer belki” diye ikna olur…) İyi hadi peki gel, buna su dolduralım o arada da bir parça köfte at ağzına bakalım (Saf anne içinden “Yanlış yapıyorum aslında, çocuk yemek yerken oturup sofra adabını almalı. Öyle oyunla yemek olmaz ama başka türlü de yemeyecek galiba” diye düşünür. Sonra “Neyse şu bir parça köfteyi atayım ağzına, hiç yememesinden iyidir yine de…” deer ve artık iyice pazarlık yoluna girmiştir…)

– Taktik Uzmanı Velet: (Annenin ağzına attığı bir parça köfteyi ağzından çıkartarak) Büyük veemişsin anne, çok büyük bu, küçük ver. (TAKTİK 3!)

– Saf Anne: (Sinirlenmeye ama kendini kontrol etmeye çalışan anne) Oğlum çıkarma ağzından, Hay Allahım! Tamam al, bak küçük verdim…

– Taktik Uzmanı Velet: Anneciğim, ben bunu yemiycem, köfte sevmiyorum! (Diyerek küçük köfte parçasını da ağızdan çıkartır.) Pilav vaa mı anne?

– Saf Anne: ??!x-/!!!!??? (İşte ikilem yine başlar; pilav yok. Tamam yapayım da bu doğru mu yaa, yani çocuk köfte yemem diyor ve bu aşamaya gelinceye kadar benden tüm istediklerini de alıyor sonra bambaşka bir şey istiyor!!! Şimdi hayır desem aç kalacak..pilav yapsam yer mi ki? Ay kahvaltıyı da az yemişti…)

– Taktik Uzmanı Velet: (Mutfağa gider, erzak dolabını göstererek) Anne piyinç buuda…Bana piyav yapaa mısın? (Al işte sana yine bir taktik daha!!! Duygu sömürüsü bu ama, sayılmazzz!!! Ben şimdi bu çocuğa nasıl pilav yapmayayım…)

Dolaptan pirinç alınır, başlanır pilav yapmaya bu arada tüm kareler anne kişisinin gözünün önünden geçer. İşte yine yapmıştır yapacağını bu çocuk! Hayır başta köfte yemem dese istediklerini de alamayacaktı ama yok o ne yaptı bana hep mavi boncuk gösterdi sonra da tam ters köşeden vurdu! İstediği her şeyi aynı anda aldı; köfte yemekten kurtuldu, istediği pilava kavuştu, annesiyle oyun oynadı, kamyonuna su doldurdu. Annesinin eline ise sadece pilav tenceresi ve dağınık bir mutfak kaldı!

Ayna; Kendi Yapan Kendi Bulur!

Annemle giymediğim kıyafetleri ayıklama telaşındayız, gardırobumdaki tüm kıyafetleri yatağımın üzerine çıkarttık olay yeri inceleme polisleri gibi her bir parçayı ayrı ayrı ele alıp, üzerine konuşuyoruz. Ben elime bir kazak alıyorum; “Anne, ben artık bunu giymiyorum, vereyim mi?” diyorum. Annem “Ay yok kızım olur mu çok güzel bir kazak bu, hele içine siyah bir kazak giyeceksin, şöyle bir kolye takacaksın…” diye anlatıyor. Bu sırada evdeki küçük adam ayağımızın altında, dolanıp duruyor ama biz o kadar dalmışız ki onun bile farkında değiliz. Bir ara bana dönüyor yatağın üzerindeki kıyafetleri göstererek “Anne, sen neden bunları buraya koydun?” diye soruyor. Öyle düzgün konuşuyor ki, kelimelerinde çocuk konuşması o kadar az ki ben de kaptırıyorum kendimi güzeeelce açıklıyorum ona durumu; “Anneciğim anneannenle kıyafetlerime bakıyoruz, giyinmediklerimi ayıklıyoruz. Dolabımı düzelteceğiz.” diyorum. Hayır diyorum da 10 dakika sonra başıma geleceklerden haberim yok tabii! Konuşa konuşa annemle işimize devam ediyoruz. Annem bir ara içeriye gidiyor bir çığlık ” Ayyy İNANMIYORUMMM !!!” koşuyorum içeriye ne oldu diye. Bir bakıyorum annem antrede, küçük adamın odasının kapısının önünde öylece kala kalmış. İçeriye bir bakıyorum ki küçük adam dolabındaki ütülü, güzelce katlanmış, her biri yerine özenle yerleştirilmiş kıyafetlerinin hepini aşağıya indirmiş! Halının üzerinde küçük bir öbek halinde üst üste karmakarışık, katları bozulmuş duruyorlar… Ben de kalakalıyorum ama daha o zamana kadar bu iki olayı birleştirebilmiş değilim ne yazık ki…Ta ki biz donakalmış olayı idrak etme çalışır şekilde ona bakarken küçük adam heyecanla bize elindeki iki kazağı gösterip “Anneciğim, anneanneciğim, dooabımı düzeetiyorum. Ben artık bunu sevmiyorum, ver bunu, ama bunu giyeceğim.” deyince benim jeton düşüyor tabii! Annemse odanın karmaşasından ve dolaptaki tüm kıyafetlerin odanın ortasında bir tepecik şeklinde yığılmış olmasından kurtulamamış olacak ki ben “Annee biz dolap düzeltiyoruz yaa, o da dolabını düzeltiyor işteee” deyince bağlantıyı kuruyor. Tabii biz basıyoruz kahkahayı, tutamıyoruz kendimizi…Alıyorum kucağıma öpüyorum yiyorum onu…Hani küçükken derdik ya; “Ayna, kendi diyen kendi olur”.  Ayna; kendi yapan kendi bulur!

“Sen Kimsin?”

Kendisi 2 yaşında ama soruları beni şaşırtmaya yetecek kadar büyük. 2 hafta önce hiç planlamadığım bir anda son noktaya geldiğimiz bakıcımızın hayal kırıklığı ile başlayan endişelerimi düşündüğümden daha çabuk aşıyoruz gibi duruyor. Bu sebeple mutluyum ama bir taraftan da oğlumun dünyasını algılamaya çalışmak beni yoruyor. Geçen hafta cumartesi yeni bakıcı ablamız bizlerle tekrar görüşmek, oğlumla tanışıp, eşini bizlere tanıştırmak üzere bize geldi. Gayet güzel bir sohbet ve birbirimizi tanımaya yönelik sorgu sual faslından sonra her iki tarafta “galiba aradığım kişiyi buldum” düşüncesiyle huzurlu bir suskunluğa büründü. Tam da bu sırada oğlum yeni bakıcı ablasına dönüp ” Güler ablaa, sen kimsin?” dedi. Öyle komik ama bir o kadar da anlamlı bir soruydu ki bu…Doğru ya sen kimsin? Oysa ben günlerdir ona yeni bakıcı ablasından bahsediyordum ama onun küçük dünyasında tanıştığı bu yeni insanı bir yere koymak biraz zaman alacaktı belli ki…

“Ben hiçbir şeyden korkmaz mıyım?”

Ben korkarım. Hem de çok korktuğum şeyler var şu hayatta, çok düşündüğüm ve çözemediğim, çözemediğim için de korkmaya devam ettiğim. 2 yaşındaki güzel oğlumun sorusu bu. Sorunun içinde gizli bir sürü şey var aslında. Bu sorunun cümle hali şu; “Anne ben basbayağı korkuyorum ama korkmamam gerektiğini de biliyorum; yine de korkuyorum!”

Bir akşam oğlumla evdeyiz, yumak gibi olmuş kucağıma gömülmüş, ağzında biberonu süt içiyor…Birden bana “anneeee” dedi. “Efendim tatlı oğlu” dedim. “Annee, ben hiçbir şeyden korkmaz mıyım?” diyince ne yapacağımı bilemedim. Ne demeliydim acaba? Evet korkmazsın oğlum desem, belli çocuk bir şeylerden korkmuş ve bu duygusunun yanlış olduğunu düşünecek ya da korkarsın desem büsbütün bu duyguyu sahiplenecek. Bir nefes aldım düşünmek için.  Ağzımdan çıkacak her kelimenin onun dünyasında büyük bir önemi olduğuna öylesine inanıyorum ki ne diyeceğimi bilemiyorum böyle zamanlarda. “Korka bilirsin tabii ki anneciğim, ama neden korktuğunu söylersen ben sana onun korkulmayacak bir şey olduğunu anlatırım ve sonra korkmazsın ondan…” derken, daha sözüm bitmeden birden oğlumun gözlerini duvarda asılı olan maskeye çevirdiğini fark ettim. O anda hemen anladım zaten olayı. Ama çocuk da haksız değildi hani, biraz sevimsiz bir yüzü vardı maskenin. Bir yurt dışı seyahatimizde almıştık onu, eve kırmadan getirebilmek için nasıl da kat kat sarıp sarmalamıştım. Oysa şimdi oğlumun korkusu geçsin diye maskenin kırılabilme ihtimalini bilerek ve önemsemeyerek “maskeyi eline versem mi acaba” diye düşünüyordum. Sonra yok en iyisi maskeyi hemen duvardan kaldırayım, ortadan yok edeyim diye aklımdan geçirirken vazgeçtim hemen bundan. Çünkü hayatında her zaman korkacağı şeyler olacaktı ve her zaman bunlardan kurtulmanın duvardaki maskeden kurtulmak kadar kolay olmayacağı kesindi. Neyse maskeyi aldım duvardan, “Bak anneciğim, bu sadece bir maske, eline al bak, korkulacak hiçbir şey yok” diye eline verdim maskeyi…tedirgin bir şekilde uzandı maskeye, elini sürdü biraz çekinerek ama sonra rahatladı. Sonra belirli aralıklarla maskeyi indirmemi istedi benden. Her seferinde “korkmam mı?” diye de sormayı ihmal etmedi… “Annee, ben hiç bir şeyden korkmam mı?”