Annelikte Sevmediğim Tek Şey

Suçluluk duygusu…

Daha hamileyken herkes bebek sahibi olunca onu ne kadar çok seveceğinden, kalbinin başka türlü atacağından ve bu gibi hislerden detaylıca bahsetmişti de kimse bana onunla oyun oynarken banyo yapmak için yanından kalktığında bile duyabileceğin o suçluluk hissinden bahsetmemişti! Ya da evi toplayıp çocuğunla ilgilenemediğin için kendini çok kötü hissedeceğinden, ya da iş çıkışı arkadaşlarınla geçirdiğin 2-3 saatlik bir zaman diliminden sonra eve dönüp de onları uyurken bulunca onları o gün hiç öpüp sevemediğin, vakit geçiremediğin ve yarın tekrar aynı şekilde sabahın kör karanlığında kalkıp onlardan ayrılacağın için çekeceğin vicdan azabından bahsetmemişti kimse…

Benim için anneliğin en çözemediğim, en karmaşık, ve hatta sevmediğim tek yanı bu duygu oldu hep… Bu duyguyla öyle de hızlı tanışıyor ki insan… Bebeğinizi kucağınıza verdikleri an bu suçluluk duygusu yapışıyor hemen anne kişisinin üstüne…

Daha yeni doğum yapmışsın mesela Sütün mü yetmedi, hopppp o “suçluluk hissi”; “Ben çocuğumu besleyemiyorum bileler!” Sütün yetti ama bebeğin gazı mı var, hoppp o bildik “suçluluk hissi”; “Yemeyecektim o karnıbaharı bak çocuğa gaz yaptı gördün mü!” demeler…. Öyle de hızlı suçluyor ki insan kendini konu annelik olunca…. Ne biçim bir duyguysa bu ne yaparsan yap her yerden bir aralık bulup kalbinin tam ortasına kurulmak için fırsat kolluyor sanki… Sanki hep daha iyisi var onun için gibi ve sen biraz daha iyi olabilseydin yapabilirdin belki ama işte yapamamışsın gibi bir şey… Yapamaman senin hatan gibi bir şey… Sanki yeterince uğraşmamışsın da böyle olmuş gibi bir şey… Kaş yapayım derken göz çıkarmak gibi bir duygu bu… Hep iyisi olsun istiyorsun ama olmuyor sanki gibi…

Çocuğun büyüdükçe duyduğun “suçluluk hisleri” de çeşitleniyormuş meğer… Meğer banyo yapmak için onun yanından ayrıldığın o 15 dakika için duyduğun suçluluk hissinin yerini geri dönüp dönüp “işte o zaman şöyle yapsaymışım keşke” diye sürekli sorgulayabileceğin durumlar alabiliyormuş… Çünkü anne baba dediğin şey belli bir yaşa kadar sürekli çocuğu adına kararlar veren bir ikiliymiş…

Sen işteyken ona kimin bakacağına sen karar veriyorsun, gideceği okula karar sen karar veriyorsun,  bademcik& geniz eti ameliyatı olsun mu olmasın mı senin kararın…. Tamam doktor diyor tabii ki de ama sen “he” demesen kim ne yapacak ki… Büyük küçük bir sürü kararı sen veriyorsun bir başkasının hayatı hakkında… O bir başkası da bu dünyada en sevdiğin varlık olunca gel de suçluluk hissi hissetme!

Ama yine de şunu diyebilirim ki en kötü karar karar verememek ortada kalmak. Çaresiz hissediyor insan….

Bu suçluluk hissi beni çok yoruyor. Çocuklarımız için aldığımız her karar onların yüzünü güldürsün. Anne olarak üzerimdeki yükü alıp götürebilecek tek şey onların gülümsemesi olabilir ancak…

 

 

Amerikalı Annelerden Öğrendiğim 10 Şey!

Kültür farklılıklarının sunduğu bakış açısı zenginliği hep hoşuma gitmiştir. Geçen gün “Amerikalı Annelerin Türk Annelerden Öğrenmesi Gereken ilk 5 Şey” yazısı ile iğneyi Amerikalı annelere batırdıktan sonra dedim ki “peki ben bu analardan ne öğrendim bir de oturup onu yazayım!” Çünkü onların anneliğinde biz Türk annelerinde görmediğim ve kişisel olarak çok beğendiğim bir dolu da şey var… Ayrıca ailenizden çok uzaklarda, etrafınızda bir 5 dakika bile çocuğunuzu bırakabileceğiniz kimseniz olmadan, hasta da olsanız, çocuğunuz hasta da olsa, o gece hiç uyumamış da olsanız ertesi gün yine her şeyi tek başınıza yapmak hiç de kolay değil aslında… Bu sebeple de bu işi daha pratik ve bazı konularda daha doğru yaptığını gördüğünü birilerinden ister istemez bir şeyler kapıyor insan ya da kapmak istiyor.

Türkiye’de birinden “biraz rahat bir anne…” diye bahsedildiğinde içinde negatif bir anlam vardır aslında değil mi? Ben de Türkiye şartlarında “biraz rahat bir anne” diye anılabileceğimi hissediyorum zaman zaman. Bu listeden sonra belki siz de benim için böyle düşünebilirsiniz.

Her neyse, aşağıdaki liste benim kişisel olarak Amerikalı annelerden beğenip kendime aldıklarımdır. Herkese göre değişir bunlar…Tartışmaya açıktır. Sadece kendi görüşlerimi belirtiyorum. Size ters gelir, yanlış gelir, gereksiz gelir, boş gelir… Hepsi olabilir…

Lafı çok uzatmadan, kendi önem sırama göre:

1) Çocuk ağlar. Normaldir ve ağlamasına izin verilmelidir!

Büyük oğlum doğduğunda New York’ta yaşıyorduk ve doğumdan sonra ne zaman dışarı çıksam diğer anneleri büyüteç altına alırken buluyordum kendimi… Özellikle biri bebek olamak üzere 2 hatta 3 çocuğuyla sakin sakin market alış verişi yapanlar favorimdi! Çünkü onların 3 çocuklu sakinliği yanında benim tek çocukla yaşadığım telaş görülmeye değerdi! Benim oğlan ne zaman ağlasa ben bir panik hemen bebeğimi kucağıma almalar, eyvah ne yapacağım demeler, bir telaş bir telaş… Ben böyle telaşlanıp dünyanın sonu gelmiş gibi davranırken yan tarafımdaki Amerikalı annenin pusetinde yatan ve avazı çıktığı kadar bağırarak ağlayan bebeğine sakin bir ses tonuyla sadece dönüp “it is OK. You are fine baby” (Sorun yok, tamam bebeğim) diyerek gözü raflarda market arabasını itmesi ve bir süre sonra o bebeğin susup kadının elindeki alış veriş listesinden aldıklarını kontrol ederek hayatına devam etmesini her zaman ilgiyle izledim. Ama yapabildin mi peki diye bir sorun? Yooookk nerdeeee… O dönem ben sadece onları hep öyle şaşkınlıkla izliyordum işte… Yine de sanki ben de azıcık Amerikan anne modelinden etkilenmiş ve bir nebze rahatlamıştım ki 7 aylık bebeğimizle Türkiye’ye dönüş yaptık. Ve bingo! O dönüşle ben de fabrika ayarlarıma dönüş yaptım! Bebeklerin ağlamasının onların konuşması, çocukların ağlamasının onların duygularını ifade ettikleri bir araç ve hatta gün içindeki streslerini (evet onlar da stres oluyorlar) atmalarını sağlayan bildikleri en iyi ve güvenli yol olduğunu kabul edince olay çözülüyor. Düşünün canınız feci halde sıkkın, o gün bir sürü şey olmuş. O kadar dolusunuz ki ağlamak istiyorsunuz. Tam böyle bir ruh halindeyken o anda elinizi bir yere vuruyorsunuz, başlıyorsunuz ağlamaya. Dışarıdan bakıldığında eliniz acıdığı için ağlıyor görünseniz de aslında zaten ağlayasınız var. Ve hemen biri sizi alıp avutuyor. Mesela susun diye elinize bir yiyecek ya da bir oyuncak veriyor. Ya da bahçedeki kediyi gösterip aklınızı dağıtıp konuyu unutturuyor. Ve evet susuyorsunuz, aklınız dağılıyor. Bir başkası ise size bir şey demiyor. Konuyu size unutturmaya çalışmıyor. Sadece yanınıza eğilip “seni anlıyorum” diyor. Size kucak açıyor. İstiyorsanız kucağına gidiyorsunuz, ağlamaya devam ediyorsunuz. O da sadece size sevgi veriyor. Bir süre sonra ağlama isteğiniz geçiyor. Her ikisinde de sonuçta susuyorsunuz. Ama siz hangisinde kendinizi iyi hissedersiniz?

2) Her çocuk kendi yatağında kendi başına (sallamadan, kucağa almadan) uyur!

Türkiye’de yaşarken Amerikalı arkadaşlarımız büyük oğlumdan sadece 1 ay küçük olan kızlarıyla ziyaretimize gelmişlerdi. Yani çocuklarımız yaşıttı ve ikisi de 2 yaşındaydı. Akşam saat 8 olunca arkadaşım kızına artık uyku vaktinin geldiğini söyleyip yanlarında getirdikleri portatif yatağa koyardı ve sonra içeriye gider dinlenirdi. Abartmıyorum 5 dakika bile sürmeden kızı kendi kendine uyurdu. Tabii ki de ilk yatağa koyduğunda önce biraz mızmızlanırdı. Ama en fazla 5 dakika sonra ses kesilir, sabaha kadar deliksiz süren bir uykuya dalardı. Zaten eğer o ağlama 5 dakikadan fazla sürse o zamanki ben dayanamaz gider ufaklığı alırdım kucağıma herhalde 🙂 Şaka bir yana, arkadaşım oğlumla yaşıt olan kızını yatağına koyup içeride keyif yaparken ben oğlum kucağımda ona şarkılar türküler söyleyerek tükenmiş bir şekilde onu uyutmaya çalışır ancak 1- 1,5 saat sonra onların yanına salona gidebilirdim. Bir gece arkadaşımla sırf bu konuyu konuştuğumuzu ve ondan bunu nasıl başardığını en ince ayrıntısına kadar sorup dinlediğimi bilirim. Ondan sonra hemen uygulayamadım tabii… Çünkü daha henüz madde 1 ile tanışmamıştım o zaman ya da bir anne olarak henüz madde 1’i sindirememiştim diyelim…. Ama özellikle ikinci oğlum ile birlikte buradaki doktorumuzdan edindiğim bilgiler, ilk oğlumdan edindiğim tecrübeler ve okuduklarımın harmanlaması beni bu konuda çok eğitti ve değiştirdi! Artık ben de böyle yaşıyorum! Oysa annelikte kendime göre en başarısız olduğum konu uyku konusuydu. Şimdi ise en çok bilgi sahibi olduğum konu belki de… Artık ben de çocukları yatağına koyup geçiyorum içeri…

3) Yere oturulabilir!

Hemen hemen her yerde çocukların sanki kendi evlerinin salonlarındaymış edasıyla yere oturması hatta bazen gayet yere uzanması ve annelerinin buna bir şey dememesi ilk başlarda beni bayağı rahatsız ediyordu. Hadi çocukları geçtim bebekler yerlerde emekliyordu! Daha sonra yavaş yavaş büyük oğlumun doğal bir şekilde yere oturması ve engel olamamam ile biraz rahatladım ama asıl kırılım noktası ikinci oğlum 7 aylıkken 10 günlük bir tatile gitmemizle oldu. Otel odasında emeklemek için deli olan, meraklı bir bebeği o oyun parkının içinde tutamıyordum. Dışarı çıkıp keşfetmek istiyordu ve yapacak bir şey kalmamıştı. 10 gündü bu! 2. günün sonunda gözümü kapadım aldım onu yere koydum mecburen! Eee kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan diye boşuna dememişler…

4)Az giyinmek iyidir!

Çocuğu kat kat giydiren bir kültürden geldiğimiz için bulunduğumuz odanın ısısı azıcık düşse hapşıran insan evlatlarıyız biz! Hele ki kış oldu mu içine mutlaka atlet, üzerine giysisi, üzerine mutlaka bir yün hırka veya yelek giydirilmeden dışarı çıkartılmaz bizim Türk çocukları, hatta dışarıyı bırakın evde bile böyle dolaşır bizim çocuklar! Benim içimde gizli bir yerlerde de böyle bir anne olmasına rağmen kat kat giydiremedim çocuklarımı çünkü ayağında çoraba bile dayanamayan sıkıntılı iki oğlum var. Gel gör ki yaşadığımız yerde kışın -23 dereceleri görüyoruz. Gel de giydirme şimdi değil mi? Ama yok böyle havada bile okula tişörtle gelen çocukları gördükten sonra dedim ki “yani onlarınki de çocuk bizimkiler de, hiçbiri de hasta filan olmuyor, her gün okula geliyor işte…” Ve böylece atlet giymek istemeyen, çorap düşmanı, dışarıda kar yağarken elinde montuyla yürümek isteyen oğluma “Ee peki nasıl istersen, senin bedenin senin kararın!” demeye başladım. Sen sağ ben selamet!

5)Arada kötü beslenmek dünyanın sonu değildir!

Her gün yemek yapan biriyim. “Organik” olayını abartmadan süt, yumurta, et gibi temel besin maddelerinde seçici davranarak tüketiriz. Amerikalı bir arkadaşım başka bir Türk arkadaşımın daha yiyecek konusundaki bu hassasiyetini görüp “Galiba Türk anneleri yemek konusunda çok seçici, bana bu konuyu bu kadar önemsemeniz çok ilginç geliyor” demişti. Çocuklara anaokulunda yanında ketçap ile patates kızartması verilmesi burada çok normal olduğu için(!) bizim seçiciliğimizi garip geliyor tabii… Anlıyorum… Ama Amerikan beslenme tarzı da asla benim yapabileceğim bir şey değil. Sadece onların bu konudaki aşırı rahatlığının benim sivriliklerimi törpülediğini görüp buna seviniyorum. Her konuda denge şart!

6) Çocuğun içeceğinin (sütün/suyun) ılıtılmasına gerek yok!

Amerika’da kendi evinizin dışında oda sıcaklığında içme suyu bulmanız mümkün değil! Öyle bir su yok! Ben bir kere su satın alırken “buzluktan değil de oda sıcaklığında su olsun lütfen” diye rica etmiştim de adamcağız öylece yüzüme bakıp sadece “Ama bütün sular dolapta duruyor!?!?%&^'” demişti! Tabii ki adamın şokunu anlayabiliyorum. Yaz kış ayırt etmeden soğuk suyun içine bile buz koyan bir kültürden bahsediyoruz! Ee durum böyle olunca 7 aylık bebekler de buzlu su içiyor haliyle… Bizde de çok farklı değil; sütü alıyorum dolaptan koyuyorum önlerine. Suyu keyifleri nasıl isterse; ister buzlu ister buzsuz:)

7) Çocuk açsa yer! Ve Kendi Yer!

Bu maddeyi yazdığım an o çok bildiğimiz elinde kaşık çocuk arkasından ona yemek yedirmek için dolaşan anne resmi geldi gözümün önüne! Çocuk açsa yiyor gerçekten… Bunu takıntı yapmaya hiç gerek yok. Çocuğu sumo güreşçisi kıvamına getirmeden içi rahat etmiyor biz Türk annelerin. Eee bir Türk kadını olarak benim de “hiçbir şey yemiyor bu çocuk!!!” eğiliminde olduğum bir dönem oldu ama büyük oğlum bir yaşına gelmeden aştım bunu. Ve işin ilginç yanı o kadar yemek seçen çocuk “yemek yememe özgürlüğü” olduğunu anladığı anda yemek yemeye başladı zaten! Evet yemek yememe özgürlüğü var bizim evde ama diyelim akşam yemeği yemedi o zaman da sabah kahvaltısına kadar beklemesi gerekiyor. Özgürlükler kadar kurallar da var.

8) “Ne zaman?” Sorusunun cevabı “az sonra”  ya da “birazdan” değildir!

Bu konuyu yurt dışına ilk gittiğimde, daha 20’li yaşlarımda, çoluk çocuk fikrinden çoook da uzakken fark etmiştim aslında. Çocuklar “ne zaman?” diye sorduklarında cevap olarak “20 dakika sonra” ya da “15 dakika içinde” gibi büyük insana cevap verir gibi söylüyorlardı. O zaman aklıma not etmiştim bunu. Ben de bir gün böyle yapacaktım. Çocuk dakikadan ne anlasın diye düşünüp “birazdan”, “az sonra”, “gelmek üzeredir” gibi belirsiz bir zaman dilimi kullanmayacaktım çocuklarıma ve de hiç kullanmadım.

9) Öz güvenli çocuk kendiliğinden olmuyor, sorumluluk verdikçe oluyor.

Sabahları çocukları okula götürürken ister istemez kendimi gözlem yaparken buluyorum. Bizim okullardaki karmaşa onlarda neden yok, neden okula gitmeyeceğim ağlamaları duymuyorum, neden bu çocuklar “çantamı sen taşıııı” diye yakınıp sızlanmadan kendi çantalarını kendileri taşıyorlar, neden annelerinden ayrılırken kıyametler kopmuyor, bu çocuklara soru sorunca neden utanıp sıkılıp hemen annesinin arkasına saklanmıyor da sana güzelce cevap veriyor, neden her şeye ağlamıyorlar, nasıl oluyor da çocuklarla bile göz göze geldiğinde hemen sana “hello!” (merhaba) diyorlar, işin içinde çocuk olduğu halde nasıl her şey kendi düzeninde sorunsuz su gibi akıp gidiyor diye milyon tane soru oluyor kafamda… Acaba nedeni çocukların çok erken yaşlarda okul kavramıyla tanışması olabilir mi diye bir kanıya vardım. Kanunları detaylı bilmiyorum ama Amerika’da annelerin ÜCRETLİ olarak doğum izni süresi sadece 6 hafta! İsterseniz ücretsiz olarak 6 hafta daha ekleyip bu süreyi 12 haftaya tamamlayabiliyorsunuz, ya da yıllık izinlerinizden kullanabiliyorsunuz. Yaşadığımız yerde “bakıcı” kavramı da olmadığı için bebekler daha 6 haftalıkken okula gitmeye başlayabiliyorlar. Böyle olunca çocuklar çok erken yaşta sorumluluk almaya başlıyor. Acaba sırları bu mu diye düşünüyorum bazen kendi kendime… Buradan bağlamak istediğim şu aslında, biz evlerimizde çocuklarımızın kendi yapabilecekleri şeyleri bile onlar için kendimiz yaparak ya da bakıcılarımıza yaptırarak aslında farkında olmadan onların öz güvenlerini ellerinden alıyoruz. Çünkü onu ayrı bir birey olarak görmüyoruz. Ne kadar büyüse de hep bir şeyler için küçük olduğunu düşünüp sorumluluk mu vermiyoruz acaba?

10) Çocukla seyahat edilir, tatil yapılır, alış verişe çıkılır; bunlar doğal şeylerdir!

Nedenini bilmiyorum ama bu konuda nispeten rahat bir anne oldum. Ama yine de madde 1’de anlattığım gibi çocuğum ağlayınca telaşlanırdım ilk annelik zamanlarımda. Sonra etrafımdaki annelere bakıp hayatın akışının içinde bunları olay yapmadan, sessiz sakin ve kendilerinden emin bir şekilde çocuklarını idare ettiklerini gördükçe bana da iyice doğal gelmeye başladı çocuklarla yapılan o uzun seyahatler, tek başına iki çocuklu deniz aşırı uçuşlar vs. 

“Öğretmenler Günü”

Başlığı görünce pek çoğunuzun “Öğretmenler günü mü! O Kasım ayında değil miydi! Ne alaka!” dediğinizi duyar gibi oldum. Çünkü ben de çocukların ilk okul senesinde aynen böyle olmuştum. Mayıs ayında Öğretmenler Günü kutlamak bir garip gelmişti bana. Ama daha da garip gelen şey, Öğretmenler Gününü sadece bir gün olarak değil de koca bir hafta boyunca kutluyor olmalarıydı! Evet yanlış okumadınız tam bir hafta!

Amerika’da ‘Öğretmenler Günü’ Mayıs ayının ilk haftasında “Teacher Appreciation Week” (Öğretmen Taktir Haftası) adı altında kutlanıyor. (Sanırım sadece Massachusetts eyaleti bu günü Haziran ayının ilk pazar günü olarak kabul ediyor.)

Bu bir hafta boyunca öğrenciler öğretmenlerine teşekkürlerini küçük hediyelerle dile getirirken aynı zamanda okul yönetimi de hafta boyunca her gün farklı bir jestle öğretmenlerine teşekkürlerini sunuyor. Geçen sene işin okul yönetimi kısmı bana oldukça ilginç gelmişti. Bu sebeple okul yöneticilerinden kendime en yakın bulduğum bir yöneticiye öğretmenlerinin haftasını nasıl kutladıklarını sormuştum. O da bana “mesela bugün öğretmenlerimizin öğle yemeğini bizden. Ayrıca hafta sonu onları bir konsere davet edeceğiz. Bunun yanı sıra hafta boyunca her gün onlara küçük sürpriz hediyelerimiz olacak” demişti. Kulağa çok garip geliyor değil mi? Açıkçası bana okul yönetiminin öğretmenlerine teşekkür etmesi inanılmaz beklenmedik gelmişti! Gerçekten neden sadece öğrenciler öğretmenlerine teşekkürlerini dile getirirler ki, okul yöneticileri de öğretmenlerine en az öğrenciler kadar çok şey borçlular!

IMG_8147İşin bir başka ilginç yanı ise okul yönetiminden size bu hafta boyunca öğretmenlere verebileceğiniz hediyelerin bir listesinin geliyor olması. Böylece her şeyi standartlaştırmış oldukları için hem veliler hem öğrenciler rahat etmiş oluyor. Çünkü kimsenin hediyesi bir başkasınınkinden ne aşağıda ne yukarıda oluyor. Katılımın zorunlu olmadığının da belirtildiği bu yazıda bir hafta boyunca her gün için hangi hediyeyi verebileceğiniz gayet net ve sadece şekilde belirlenmiş buluyorsunuz. Kısaca bu kağıttakileri sıralamak istiyorum:

– Pazartesi – “Teşekkür Notu”

Haftanın ilk günü öğretmenlere öğrencileri ve onların aileleri tarafından tarafından teşekkürlerini dile getirdikleri bir kart ile başlıyor. Büyük oğlum anaokulunda olduğu için kendi notunu kendi yazdı. Tabii ki heceleme kısmında anne yardımlı! 🙂 Aslında keşke kartı yazdıktan sonra hemen bir fotoğrafını çekseydim diye sonradan çok pişman oldum. Ama aklıma geldiğinde o çoktan zarfın ağzını kapatmıştı bile… Ben ne yazsak diye düşünürken o ” Thank you for being my lovely teacher!” (Benim tatlı öğretmenim olduğun için teşekkürler!) yazalım anne dedi ve olaya noktayı koydu.

– Salı – “Onları Şımartın”

Salı günü sabun, losyon, oje tarzında hediyeler verebileceğimiz var listede…

– Çarşamba – “Çiçek Gücü”

Çarşamba günü için “Öğretmeninizin gününü bir çiçek getirerek aydınlatın.” yazıyor…

– Perşembe – “Tatlı Süpriz”

Genel olarak öğretmeninize tatlı bir şeyler getirerek gününü tatlandırın diyor… Kısacası bizdeki “tatlı yiyelim tatlı konuşalım” muhabbeti 🙂

-Cuma – “Hediye Kartları”

Starbucks hediye kartı gibi bir kaç örnek sıralayarak öğretmenlere hediye kart verebileceğimiz yazılmış Cuma günü için.

Açıkçası geçen sene her gün için bir hediye gönderememiştim. O zamanlar 6 aylık minik bir yaramazla uğraşıyordum. Bu sene elimden geleni yapacağım bakalım. Hoş çocuklar her gün listedeki bu hediyelerden biriyle mi geliyor okula ondan da emin değilim. Ama Amerikalı arkadaşımdan öğrendiğime göre ideali buymuş. Fakat sonra hemen ekledi ki “tabii ki katılımın isteğe bağlı olduğu bir etkinlik olduğu için aksi olduğunda da ters anlaşılan bir durum asla olmaz” diye. Bu arada her sınıfın bir asıl bir de yardımcı öğretmeni olduğu düşünülürse ve de sıradan bir Amerikalının min. 3 çocuk sahibi olduğunu da eklerseniz bu hafta hem keseyi hem bedeni oldukça yorar o kesin!

Öğretmen bir annenin çocuğuyum. Kayınvalidem ve kayınpederim öğretmen… Ortanca teyzem ve kuzenlerim öğretmen… Okuduğum bölümden dolayı arkadaşlarımın çok büyük bir bölümü öğretmen. Hatta hayatımın sadece 2,5 ayında da olsa üniversite son sınıftayken staj sonrası lise ve ortaokul öğrencilerine edebiyat öğretmenliği yapmışlığım vardır. Öğretmenliğin ne kadar zor ve ne kadar fedakarlık gerektiren bir meslek oluğunu kendim de -çok kısa bir süre de olsa- yaşadığım için biliyorum. İnsanın zaman zaman kendi çocuğuna bile dayanamadığı anlar olurken bir odanın içerisinde toplanmış bilmem kaç küsür çocuğa bir şeyler öğretip onları yarınlara yetiştirmeye çalışmak hiç de kolay değil! Hele ki Türkiye şartlarında hiç mi hiç değil!

Şimdi okuldan bize gönderilen listeye ben de kendi maddemi ekliyorum: “24 Kasım’ı beklemenize gerek yok!”

İmkansızlıklar, zorluklar ve yokluklar içinde etrafını aydınlatarak karanlığa meydan okuyan canım ülkemin fedakar öğretmenleri, SİZ iyi ki varsınız… Mayıs başında da olsak “Öğretmenler Gününüz” benden olsun!

Amerikalı Annelerin Türk Annelerinden Öğrenmesi Gereken İlk 5 Şey!

1. Mısır gevreği kahvaltı değildir! Hele pizza aksam yemeği hiiççç değildir!

Mısır gevreğini kaba koy, üzerine sütü doldur ver çocuğa kahvaltı diye! Yok öyle yağma pek sevgili Amerikan annesi… Sabah kahvaltısı denilen şey ciddi bir öğündür. Bir kere yumurtasız olmaz. Domates, peynir, zeytin, tereyağ, bal olmadan eksik kalır. Hafta içi bile mükellef kahvaltı sofrası hazırlayabilmek için en az 1 saat erken kalkar Türk anası ki çocuğunu okula “zihni açık” göndersin. O çocuk yumurtasını yesin diye belki kaşıkla arkasından koşuyoruz ama bizimkilerin de “zihni açık” oluyor n’aberr!

Hem tamam “ev yemeği” (yapabilmek) ile ilgili temelde sorunlarınız var bunu biliyorum ve çok deşip sizi de mahcup etmek istemiyorum ama “pizza”yı da “akşam yemeği” olarak adlandırmayalım lütfen bir zahmet! Pizza belki bir yetişkin için akşam yemeği olur da bir çocuk için olmasın yani…

2. Ev temizliğine o evin camları da dahildir!

Hayır işin garip yanı cam silerken garip garip bakıyor diye ben de cam silemez oldum. Ayrıca bilincimin bir köşesinde de “kimse burada cam silmiyor” gibi bir rahatlama duygusuna mı sığınıyorum onu da bilmiyorum. Ama özümde biliyorum ki evin camı da temizliğe dahildir!

3. Anne/babaya ses yükseltilmez. Onların ağız yüz takliti yapılmaz!

Bizim kültürümüzde (özellikle 3-7 yaş dönemi diyelim) anne babasına bağırıp çağıran, anne babası tam da olayın üzerine onu uyarırken onların yüz taklidini yapıp seni dinlemiyorum havalarına giren çocuk gerçekten görmedim ben. Elbette bizde de oluyordur ama genelleme yaparsak diyorum… Yanılıyorsam yazın lütfen bileyim ama bizde büyüğe saygı çok önemlidir. Ay yok burada herkes bir rahat! Çocuk bağırıp çağırıyor. Onlar hala sakin! Onların söylediklerini taklit ederek ağız yüz hareketleri yapıyor. Onlar hala sakin! Çocuğun kapısına kadar gidiyorlar içeriden sesleniyor çocuk: “GO AWAY”! Onlar hala sakinnnn!!!! Bu “go away” bana Türkçe’deki “defol git” hissini veriyor ki anneme babama çocukken dediğimi bırak şimdi bile düşünemiyorum! Hadi ben dramatize ettim biraz kibarca çevirirsek “uzaklaş” da diyebiliriz ama yok tam olarak “defol git” yahu!

Tamam onların sakinliğini koruması doğru olanı ama olayı dışarıdan bakıldığında sakince izliyor taklidi yapan bana sorarsanız damarlarımdaki Türk kanı o çocuğu alıyor ” Evladım senin hiç mi utanman yok! Hiç mi terbiye yok sende…” diye başlıyor konuşmaya ki gerisini siz düşünün…

4. Çocuk kısmı su ve süt dışında içecek içmez! Hele ki içinde ne olduğu belli olmayan meyve sularını asla içmez!

Bu Amerikalılar sürekli ellerinde bir içecekle dolaşsınlar bayılıyorlar. Çocuklarına da atıştırmalık diye ne verirlerse hemen yanında da bir tane paketlenmiş meyve suyunu beraber servis ediliyor. Yaşı biraz daha büyük çocuklarda ise asitli içecekler hiç eksik olmuyor tabii ki… Nedir bu bol şekerli içecek çılgınlığı bilmiyorum. Oysa özellikle de bir çocuk için bu olay temiz ve net olarak su ve/veya süttür arkadaş!

5. Çocuklarınızı şapur şupur öpebilirsiniz!

Akşam çocukları okuldan almaya gittiğimde anne babaların çocuklarıyla kavuşma anlarına da şahitlik ediyorum tabii ki… ve ne yazık ki onlar da bizim kavuşma anımıza tanık oluyor!!! Sahneler tabi ki de birbirinden çok farklı!

Sahne 1 şöyle: Amerikalı anne/baba sınıfa girer. Çocuk annesini/babasını görünce hızla ona doğru koşar. Anne/baba hemen çocuğun hızasına eğilir kollarını açar çocuğu bekler. Çocuk gelir ve sıkıca KUCAKLAŞIRLAR!!! Sadece birbirlerine sımsıkı sarılıp bir iki saniye öyle kaldıktan sonra çocuğun kafası hafifçe okşanıp ilk soru olarak “günün nasıldı?” diye sorulur. Mümkün olsa el sıkışıp selamlaşıp öylece günün sohbetine geçecekler yahu!

Şimdi sahne 2, yani bizim kare şöyle oluyor: Sınıftan içeri giren anne aynı sahne 1’deki gibi kendisine doğru koşan çocuğunu hooooooppp diye kucağına almak süretiyle çocuğun iki yanağından da şapur şupur öperrr. Gören sanır bunlar 1 haftadır görüşmüyor! Bu da yetmez “oyyy annen kurban olsunnn sanaaa yevrummm” kıvamında bir edayla çocuğu mıncıran anne bir az önce hiç öpmemiş gibi ikinci turu döner! Çocuk halinden memnundur (en azından şimdilik) ama öğretmen hayret dolu bakışlarını anneden ayıramaz. Anne kişisi öğretmene gülümserken içinden de “Aaa öpücem tabii, onu doğurana kadar canım çıktı” şeklindeki klişe düşünceyle kendini rahatlatıp çocuğu yere indirir.

Kitaplarda okuyorum. Çocuğunuzu öpmeden önce seni öpebilir miyim diye sorun sonra öpün vs. vs… Yok canım almayayım. Hiiiç bana göre değil! Eğer benim çocuğumun psikolojisi ona sormadan balıklama mis kokulu  beyaz yanaklara dalış yaptım diye bozulacaksa bozulsun vallahi…. Hayır öbür türlü benim psikolojim bozulur!

 

NOT: Hani es kaza Türkçe bilen bir Amerikan anasına rastlarsam, o da okuyup alınıp kırılmasın diye söylüyorum: bunlar espridir. Ciddiye almayınız. Gülüp geçiniz. Sevgiler…

Kütüphane

Türkiye’nin kasveti ve kaosu öyle içimi daraltıyor ve boğuyor ki bu duygularla çocuklarıma daha da çok sarılıp, daha da iyi evlat yetiştirme duygusu duyuyorum. Sanki ben onları iyi yetiştirirsem onlar da çocuklarını iyi yetiştirecek, çocukları da kendi çocuklarını derken bir su damlası etkisi gibi seneler sonra da olsa ülkeyi de saracak tüm iyilik gibi…

Biliyorum komik ve oldukça da saçma geliyor dediklerim kulağa… Ben de biliyorum saçma olduğunu… Ayrıca “sen istediğin kadar iyi evlat yetiştir manyağın biri çıkıp karartıyor işte hayatını” diyeceksiniz bana, onu da biliyorum ama uğraşıyorum işte…

Pazartesi günü büyük oğlumun okulu kapalıydı. Dışarısı -8 derece olduğu için evde bir şeyler yapmak zorundaydık. Tabii bu arada benim ayrıca yemek yapmam, çamaşır yıkamam, evi toplamam da gerekiyordu… Ben kendi işlerimi yaparken iki kardeş zaman zaman kavga kıyamet, zaman zaman güle oynaya vakit geçirdiler. Başları her sıkıştığında ikisi de bana geliyordu tabii… Küçük olan da lego yapabilecekmiş gibi eline aldığı iki parça lego ile gelip dizime vuruyor “Bunları birleştir anne” der gibi elindeki parçaları bana uzatıyordu. Sonra büyük oğlum geliyor legodan yaptığı denizaltının nasıl çalıştığını anlatıyordu. Onlar yanıma her geldiğinde ben işimi bırakıp boylarının hizasına gelip onları dinlediğim için benim de işim bitmek bilmiyordu tabii… Sadece bir tane patatesi soymak 10 dakika sürebilir mi? Eee bızdıklarla herimage1 şey mübah…

Sonra miniğimizin öğle uykusu saati geldi. Onu yatağına koydum, tam oh birazcık oturayım diyordum ki büyük oğlum “Anne uzun zamandır kurabiye yapmadık. Kurabiye yapalım mı?” dedi. Kıramadım tabii… Başladık onunla kurabiye yapmaya… Kalıpların hepsini tezgahın üzerine boşalttı, sonra içlerinden en beğendiği kalıpları seçip kurabiyelere şekiller verdi, sıraladı tepsiye… Geçen sene anneannesiyle yapmıştı böyle kurabiyeler… Ben hiç ellemedim desem yeri, hepsini kendi yapmak istedi zaten… Tam kurabiyeleri fırına koyup, bulaşıkları yıkadıktan sonra ayaklarımı uzatacaktım ki bingooo, ufaklık uyandı!

Minik beyimizi de yedirip içirip gönlünü eyledikten sonra dedim “hadi kaldın kütüphaneye götürüyorum sizi”… Son 2 haftadır 17 aylık bızdığımı alıp yaşadığımız yerdeki kütüphaneye gitmeye başlamıştım. Kütüphanede 12-24 ay yaş grubu için kitap okuma seansları düzenleniyor. Tüm çocuklar anneleriyle,babalarıyla ya da bakıcılarıyla katılıyorlar. Herkes yere oturuyor. Böyle sandalye, masa, minder vs. yok. Bomboş bir oda… Özgür bir his uyandırıyor insanda… Hikayeyi okuyan bayanın elinde kukla var. Şarkılar, danslar eşliğinde 20 dakika boyunca daha 1,5 yaşında bile olmayan miniğinize kitap dinlettirebiliyorsunuz. Kitap bitince hani çocukluğumuzda üfleyerek köpükten balon yapardık ya, işte bu kez balon yapan bir minik makine çalışıyor ve tüm çocuklar ortaya toplanarak balonlara dokunmaya, onları patlatmaya çalışıyorlar…

“Kütüphane” diyince sizin hayalinizdeki resim nasıl hiç bilmiyorum ama ben bu kütüphaneyi görmeden önce benim hayalimdeki resim içerisi hafif loş, eski kitap kokan ve çıt sesi bile çıkmayan, çıksa da hemen uyarıldığınız bir yerdi. Ya da tüm üniversite hayatım boyunca içinden çıkmadığımız Ankara’daki Milli Kütüphane’nin aynısıydı da diyebilirim…

Ama burası öyle değil… Giriş katı sadece çocuklar için dizayn edilmiş. Bir köşede bilgisayar köşesi var. Bilgisayar köşesinin içeriğini tam bilmiyorum ama biz 5 yaş için eğitici içerikli bilgisayar oyunlarından oynadık biraz. Daha sonra yaş gruplarına göre ve okuma zorluklarına göre sıralanmış rafları görüyorsunuz. Her şey o kadar basit ve anlaşılır yapılmış ki tüm kitapları alma duygusu uyandırıyor. Bu kitap raflarının arasında, arka tarafa doğru daha minik çocuklar için bir oyun yeri yapmışlardı. Hani dememişler ki çocuklar ses yapar kitap okuyanlarla yan yana koymayalım. Öyle bir hayat vermiş ki oraya bu küçük oyun alanı… Küçük bir masanın üzerinde tahtadan puzzle lar ve kitaplar var. Başka bir köşede üzerinde tahta trenin olduğu bir masa daha var. Çocuklar anneleriyle yerlere oturmuş rafların önünde kitap okuyorlar.

Her yaş grubu için ÜCRETSİZ etkinlik sınıfları dolup taşıyor! Benim küçük oğlumu götürdüğüm okuma seansı da bu etkiniklerin bir parçası… Bu arada çocuklar istedikleri tüm kitapları istedikleri raflardan alıp okuyup ya da benim minik gibi sağa sola taşıyıp sayfalarına baktıktan sonra oracıkta bırakabiliyor. Önemli olan çocuğun kitaba elinin değmesi sanki… Rafların düzeni bozulur, çocuk kitaba zarar verir diye müzede gibi hissetmiyorsun kendini… Tabii bana kodlanmış kütüphane algısı böyle olmadığı için ben gözümü minik canavara dikmiş halde av peşindeydim. Benim minik raftan her kitap indirdiğinde koşup kitabı aynı rafa koyup “hayır” dediğim için görevlinin dikkatini çekmişim sanırım ki yanıma gelip “sorun yok. Dert etmeyin, istediği kitabı alıp oynayabilir” dedi. Bu kez ben utandım. Diyemedim ki “ama bakın, bizim ülkemizde olsa kızarlar böyle şeylere… O yüzden ben bilemedim” diyemedim tabii… Benim ufaklık raflardaki tüm kitapları tek tek indirip bazen yere oturup sayfalarını çevirip bazen gidip kitabı başka rafa koyarken görevli gülümseyen bir yüzle onu seyrediyordu… Burası başka bir kütüphaneydi…

Bu arada büyük oğlum Lego kitabı istediğini söyledi. Görevliden yardım alıp, legodan nasıl farklı bir şeyler yapabileceğini merak ediyor bu tarz kitapları nasıl buluruz diye sorarak legolarla ilgili kitapların olduğu rafa geldik. Yere oturup kitapları inceledik, üzerine sohbet ettik. Sonra hangi kitapları alacağına karar verdi… Öyle heyecanlıydı ki hepsini almak istiyordu kitapların sanki… Bana dönüp “Anne istediğim kadar kitap alabiliyor muyum?” diye sorunca. Ben hemen kodlanmış bilgilerimle “yok, hiç sanmıyorum anneciğim. Herhalde 3-4 tane ancadır” dedim. Çünkü tam hatırlamıyorum ama sanki bizim en fazla 3 ya da 5 kitap hakkımız olurdu. Yine de emin olamayarak “Sor bakalım ilerideki görevliye, ben de bilmiyorum” dedim. 1,5 senedir burada yaşamamıza rağmen beynimdeki soğuk kütüphane resmi bana çocuklarımı kütüphaneye getirme bilincini ya da istediğini duymamı sağlamamıştı… İngiliz arkadaşım sürekli kütüphanenin çok güzel olduğunu ve kızını kitap okuma seanslarına getirdiğini söylemesine rağmen çok da ilgimi çekememişti bu kütüphane… Bu sebeple ben de ilk defa kitap alacaktım bu kütüphaneden ve bilmiyordum kaç kitap hakkımız olduğunu… Neyse baktım Doruk hiç “gidemem”, “soramam”, “sen de gel anne” demeden görevlinin yanına gitti ve aynı Amerikalılar gibi önce “Excuse me” (affedersiniz) diye söze başladı. Görevli cevaplandıktan sonra ise “Thank you”(teşekkürler) dediğini duydum. Nezaket kurallarını öğrendiğini görmüş olmak beni çok mutlu etti. 5 Yaş çok farklı bir yaştı! Bunu gerçekten hissediyordum! Yanıma gelip “Annneeee istediğimiz kadar kitap alabiliyormuşuzzz! Limit yokmuşş!” dedi heyecanla… İçimden dedim ki işte ben Türküm yine! Kitap almanın bir limiti olacağını düşündüm. Sonra düşündüm de bana kodlanmış kütüphane kavramı da böyle miydi ki zaten de şaşırıyordum!

O gün ufaklık kitapları saçıp, sağa sola taşırken biz büyük oğlumla bir sürü kitap inceledik. Hangi kitabı almak istiyorsa aldık. Bir baktım tam 14 tane kitap seçmiş bizimki! 14 kitabı ne ara okuyacağız bilmiyorum ama kütüphaneden aldığımız o kitaplar çok değerli onun için. Hepsini ayrı bir çantada bizim odamıza sakladı. Çünkü küçük kardeşi kitaplara zarar verebilirmiş, o da çok üzülürmüş. Bu yüzden kitapların bizim odamızda durması gerekiyormuş. Son 2 gecedir kütüphane çantasını açıp içinden kitap seçip bu gece bunu okuyalım anne diyor…

Artık her hafta ikisini de alıp gideceğim kütüphaneye… Kitap okuma alışkanlığı için tek gerçeğin çocuğun annesini babasını kitap okurken görmesi olduğunu biliyorum ama kütüphane ortamını yaşamının ruhu da bambaşka… Ayrıca kütüphane o kadar kalabalık ve o kadar çocuk dolu ki birbirlerine örnek de oluyorlar diye düşünüyorum…

O gün o kadar yorulmuşum ki çocukları yatağa bile koyacak gücüm olmadı. Zaten bir kaç gündür hasta gibiydim, yorgunlukla birleşince ateşimin çıktığını gören koca kişisi beni yatağa gönderip çocukların kontrolünü ele aldı. Uyumadan önce aklımdan geçen şey ise beynimizde yaşadığımız kültürün bize yüklediği kötü olarak kodlanmış tüm ön yargıların bir gün silinip silinemeyeceğiydi…

Kadın Olmak

Son 3 gündür okuduklarım aklımdan çıkmıyor! O dünyalar güzeli masum yüz….

Her gün daha da zor olacak bu ülkede kadın olmak di mi? Her gün daha da artarak saracak içimizi kadın olmanın getirdiği sessiz görünmez o korku?

Ve vahşetlerin en korkuncunun karşısında bile yaşananları normal kılmaya çalışırcasına “Amerika’da da oluyor çenenizi kapayın” diyebilecek birileri ya da bir başkası çıkıp “mini eteği giyip çıkarsan tacize uğrayınca da bağırmayacaksın” deme cesaretinde bulunabilecek! Söyleyin bana, bir kadına isteği dışında dokunulamayacağı gerçeğini bunlardan hangisi değiştirebilir?

Amerika’da da çok korkunç şeyler oluyor ama Amerikalı her kadın hayatında en az bir kere taciz edilmiş midir acaba? Bu soruyu Türkiye’de sorun isterseniz. Alacağınız cevap kesindir. Her Türk kadını hayatlarının bir döneminde elle, gözle, lafla, sözle, büyük ya da küçük en az bir kere taciz edilmiştir! Bu mudur normal olan? Bu mudur çenemizi kapamamızı istediğiniz gerçek?

Son 3 gündür bu ülkede anneler kızlarını evlerinin kapısından yolcu ederken daha da korkuyla gönderir oldular. Her evde “aman kızım hava kararmadan gel” diye başlayıp uzun uzadıya öğütler dökülüyor annelerin ağzından… Bu korkuyla yaşıyor Türkiye’de kadınlar… Bu normal mi?

Terazi erkeklerden yanadır bu ülkede, onlar daha avantajlıdır. Bırakın Türkiye’de kadın olmayı kadın doğmak bile problemdir aslında! Daha doğmadan -doktor ultrasonda bakıp bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu söyleyince-başlar kiminin çilesi. Daha dünyaya bile gelmeden erkek olmadığınız için doğumunuz üzebilir birilerini… Daha doğarken 1-0 yenik başlar kadınlar bu ülkede…

Kadın olmak paranoyak olmak demektir bu ülkede… Bir erkek size iyilik yapsa huylanır geri adım atarsınız. Amacı başkadır der korkarsınız… Kaba davransa sesinizi çıkaramayacağınızı düşündüğündendir…

Eğitim-öğretim hakkından yoksun kabilirsiniz sadece kız doğduğunuz için… Kampanyalar düzenlenir sadece kız çocukları okula başkasın diye. Baba biraz aklı başında ise o kızın hayatı bir nebze kurtulur, bir çok şeyden sıyrılır hayatın içinden. Ama okursa namusunu yitirir diye namussuzluk yapıp daha 13 yaşında başlık parasına satıp 50 yaşındaki adama da verebilirler sizi… Okursa da kolay kolay iş bulamaz kadın. Eğer iş bulursa başarısından değil de güzel ve alımlı olduğu için işe almışlardır mutlaka!

Kadın olmak hayatta kalmayı başarabilmektir bu ülkede… Başına bir şey geldiyse eğer sen de “aranmışsındır”… Kadın yaratıldıysan eğer, hep kendini sakınman gereken bir şeyin var demektir. Gülüşün, giydiğin, yürümen, konuşman…

Yolculuklarda, sinemada, tiyatroda, konferanslar da bile kadın mutlaka kadın yanına oturmak ister. Çünkü ışıklar sönünce yanındaki erkeğin aklına ne geleceğinden emin olamaz…

Türkiye’de kadın için sadece gündüz vardır. Hava kararmadan evine varmalıdır kadın… Eğer ola ki gece bir kapkaç, taciz yaşanmışsa, karakola gittiğinde ilk olarak “o saatte orada ne işin vardı” diye sorulur…

Bazen düşünüyorum da suç mudur kadın olmak?

Hayatın Anlamı

Bir Amerikalı, bir Brezilyalı ve bir Türk… Aynı fıkradaki gibiyiz… Biri daha yeni 30’unda (Amerikalı), diğeri 40’lı yaşların başlarında (Brezilyalı), ve ben 30’lu yaşların sonlarında (Dikkat ederseniz kendimden bahsederken “40’ına merdiven dayamış” ifadesini kullanmıyorum! Hayır canım, daha 3 sene var 40’a alalalaala:) gelmiş 3 kadın oturmuşuz sohbet ediyoruz…

Amerikalı arkadaşıma bakınca gençliğimi, Brezilyalı arkadaşıma bakınca ise geleceğimi görüyorum. Ben tam ortadayım… Amerikalı arkadaşım için hayat şu an için sadece işi ve kariyeri… Başka bir şey düşünemiyor bile… Planları var, çok çalışıyor, tatil bile yapmıyor… Hep çalışıyor… Brezilyalı arkadaşımın ise 13 yaşında bir tane kızı var. Vaktiyle ikinci çocuğu yapmadığı için kızıyor bazen kendisine ama çoğunlukla mutlu halinden çünkü artık tamamen düzlüğe çıkmış. Evlerinde bir çocuk değil de bir yetişkin olduğunu anlatıyor bize… Hayatın ne kadar değiştiğini, benim işimin şu an için ona ne kadar da zor göründüğünden bahsediyor. Uykusuz kaldığımı görünce o günleri hatırladığını tek çocuğun bile onu fazlasıyla yorduğunu beni hayal edemediğini söylüyor… Oysa bana hiç zor gelmiyor şu an yaşadıklarım… Ona da diyorum zor gelmiyor bana diye… Daha gençsin o yüzden diyor gülüyoruz…

Sohbet çok keyifli… Aslında daha 1,5 sene önce tanışmışız ama sanki senelerdir tanıyor gibiyiz birbirimizi… Kimse kendini farklı göstermeye çalışmıyor… Otururken bir bakıyorum da yüzümüzde makyaj bile yok… Herkes kendinde beğenmediği şeyleri bir çırpıda itiraf edebiliyor ya da birbirimize ayıp olacak diye istemediğimiz hiçbir şeye evet demiyoruz… Herkes o kadar açık ki birbirini yormuyor bu arkadaşlık… Bazen birbirimizi hiç arayıp sormadığımız zamanlar oluyor. Herkes kendi hayatında, kendi telaşında oluyor. Sonra birden whats app’tan üçümüzün konuştuğu ortak gruba bir fotoğraf gönderiyor birisi. Evindeki masada içtiği kahvenin fotoğrafını çekmiş yollamış. “Birlikte de içsek artık diyorum.” yazıyor… O kahve fotoğrafı öyle bir sohbet açıyor ki birimiz ofisinden, diğeri alışveriş yaparken, ben çocuğumun altını değiştirirken kahvemizi birlikte içiyoruz sanki…

Onlar konuşurken onları da dinliyorum ama bunlar da geçiyor aklımdan… Ailemden arkadaşlarımdan bu kadar uzakta kendi çekirdek ailemin dışında yanımda birileri olduğu için mutlu oluyorum… Yeni yılın ilk buluşması olduğu için mi bilmiyorum herkes 2015 planlarından bahsediyor birbirine… Her sene olduğu gibi bu sene de 2015’te tüm yapmak istediklerimi yazıp sonra sene sonuna doğru o notlara tekrar baktığımı anlatıyorum onlara… “Size hepsini söyleyemem ama…” diye başlayıp söyleyebileceğim kaç tanesinden bahsediyorum onlara….

Sonra konu “Hayatın anlamı ne sizce?” ye kadar geliyor. Hepimiz hayatın farklı evrelerinden dünyanın bambaşka üç ayrı yerinden farklı kültürlerden gelmiş üç ayrı kadınız… Brezilyalı “arkadaşım ben bilmiyorum bu sorunun cevabını” diyor. Sonra ekliyor “Kızım herhalde…” Kızın büyüyecek, evlenecek, kendi hayatı olacak, o zaman o aktif olarak hayatında olmadığında hayatın anlamsız mı olacak peki diyorum…. “Hııımmm doğru…” diyor. Amerikalı arkadaşım düşünüyor; “Kendi hayallerini gerçekleştirmek olabilir belki de, bilmiyorum ki” diyor… “Yani hayallerinin hepsi gerçek olunca artık hayatın bir anlamı kalmayacak mı peki?” diyorum… Kızıyorlar bana; “Her şeye bir lafın var ama!!!” diye… “Bilmiyorum, konu açıldı ben de sorguluyorum işte diyorum…” Gülüyoruz… Brezilyalı arkadaşım dönüyor “Peki senin için hayatın anlamı ne?” diyor. Ben bu sorunun cevabını kendim için bulalı çok oluyor diyorum… İkisi de şaşırıyor “Ciddi misin?” diyorlar… Gülümseyerek başımı sallıyorum… Onlar cevabı merak ederek gözlerimin içine bakıyorlar… “Benim için hayatın anlamı mutlu olmak” diyorum. Sanki biraz hayal kırıklığına uğruyorlar duyunca… Sanki daha büyük bir şey bekliyorlar bu sorunun cevabını… Üzerine bayağı konuşuyoruz…

Otoparkın orada birbirimize sarılıp ayrılıyoruz… Onlardan ayrılıp arabaya doğru yürürken içimde bir mutluluk hissediyorum… Yaşadığımı hissedip kendi kendime Türkçe ve biraz da sesli “İşte” diyorum. “Bana mutlu hissettiren her şey hayatın anlamı!” Yüzümde bir gülümseme…