Yara

Hayatta bazı şeyler vardır insan onunla baş ettim sanar, üstünden yıllar geçmiştir… Aslında o zaman sorsalar sanırsınız ki hiç geçmez bu acı, o kadar aşağıya çekmiştir ki sizi…Sonra çok zaman geçer üstünden. Geçen zaman ilaç olur, deva olur…Zannedersiniz ki yarası tamamen kapanmıştır, zannedersiniz ki hiç acıtmaz artık. Oysa izine de rastlarsınız baktığınızda ama görmezden gelirsiniz…Kısır döngü devam eder; işe gidersiniz, arkadaşlarınızla buluşursunuz, çocuğunuzu seversiniz, eşinizle sohbet eder, çok güler çok konuşur, en az 3 öğün yer, her akşam uyursunuz…Zaman akar…O konuda hiç konuşmazsınız. Hayat öyle hızlı geçmektedir ki zaten, ancak tam da ucu ucuna yetişmektesinizdir her şeye…Sonra birden çok da alakasız bir şekilde her şey geri gelir, aynı şekilde, aynı yüküyle, aynı acısıyla…Bir anda olur bu, çok kısa bir andır o. Dolabı düzeltirken önünüze düşen bir fotoğraf, boş boş çalışan televizyondan bütün evi dolaşan bir müzik, bir yemeğin kokusu, uzun zamandır giymediğiniz bir kıyafet…Sadece küçük bir nesne hepsini taşır getirir kucağınıza…Zaman durur…Hatırlarsınız…Çok üzülürsünüz…Özlersiniz…Ne kadar özlediğinizi hissedersiniz, içiniz acır…Gözleriniz birden dolar, ağlamak istemezsiniz ama dolar işte o gözler. Garip bir acıdır bu, çünkü bilirsiniz ki yine geçecektir ve oysa hep oradadır…İşte bana şimdi yine öyle oldu…Bu yazı canım anneanneme…

“Sen Anne Misin?”

2 yaş ile birlikte gelen “Neden?, Niçin?, Bu ne?” gibi sorular başlayalı çok oldu…Ama ben bazen bu sorulara nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Yani sorular çoğunlukla bilmediğim yerden, ansızın ve hiç tahmin etmediğim şekilde çıkıyor!

Geçen gün birlikte oyun oynuyoruz. Odasındaki bütün oyuncaklar yerlerde zira annesi olarak ben de yerlerdeyim oyuncaklar sağa sola dağılmış az mı…Gülüyoruz ve gerçekten ikimiz de çok eğleniyoruz. Ama o an beni biri videoya çekse kendimi izlemek istemem; maymun olup garip gurup sesler çıkarıyorum sonra birden kurbağa olmamı istiyor anne zıp zıp zıplıyor ve kurbağa sesi çıkartıyor. Bizimki keyiften dört köşe gülüyor gülüyor…O da benimle zıplıyor…O gülüyor ya ben de çok mutluyum…Sonra birden “Annee” diyor, “Hah işte yeni bir şey daha geliyor, bakalım bu sefer ne olmamı istiyor” diye düşünürken soruyor sorusunu; “Annee, sen anne misinnn??!!!/x!??”  Şimdi ben nasıl cevap vereyim bu soruya? Nasıl bir sorudur bu? Mesaj içerikli soru soruyor sanki bu küçük adam, hayır yüzüme karşı hem de hiç kırıcı olmadan gayet de sevimli bir şekilde ama lafı da dolaştırmadan “Böyle de anne olunur mu? Böyle çocuk gibi ne yapıyorsun. Sen hiç anne gibi davranmıyorsun” diyor bana…Yakıştıramadı sanki alalalalaa…Tabii ben hemen alıyorum mesajı ya birden bir ağırlık geliyor üstüme, bir otoriter havaya girmeye çalışıyorum, sesimi düzeltip çocuk moodundan çıkartıp anne mooduna geçiyorum hemen. Sanki hiç dert etmezmiş gibi “Evet anneyim tabii oğluşum, senin annenim” diyorum ama çok bozuluyorum sormayınn….

Pazarlık Taktikleri

Bu yazı aynı zamanda Unnado Blog tarafından da yayınlananmıştır. Resimlerle süslenmiş haliyle okuyayım derseniz buraya tıklayın.

Bu çocuklar annelerinin karnından çıkmadan önce “Pazarlık Taktikleri ve İnsan Yönetimi” başlıklı bir ders filan mı alıyorlar merak ediyorum. Hayır annemizin karnından bu yeteneklerimiz gelişmiş bir şekilde çıkıyorsak sonradan tersine bir evrim mi yaşıyoruz da kaybediyoruz bu özelliğimizi? Burada yetkili kişi ben değil miyim? Günün sonunda benim dediğimin olması gerekmiyor mu? Hani mesela iş yerinde bilirsin ki patron ne derse o olur, çoğu zaman onunla pazarlık yapmaya ya da istediğine ulaşmak için lafı oraya getirmeye bile çekinirsin. Durumu sineye çeker, “bu kadar oldu işte” der haline şükreder, kanaat edersin. Ama yok çocuk büyütürken işlemiyor bu kural; ben ne zaman bir konuda bir hüküm bildirsem bir kaç dakika içerisinde kendimi oğlumla pazarlık yaparken buluyorum! Bu duruma acayip sinir oluyorum. Her seferinde “bak görüyor musun yine beni tufaya getirip istediğine ulaştı.” diye duruma uyanırken bir dahaki sefere bu tuzaklara düşmeyeceğim diye kararlar alırken buluyorum kendimi. Diyaloglar şöyle;

– Saf Anne: Oğlum hadi gel, şimdi yemek yiyeceğiz. Ay bu köfte de ne kadar güzelmiş, ıhh ıhh ıhh, çok lezzetli. (Anne çocuğunu yemeğe özendirmek için yetişkinlere has lezzetli anlamına gelen o seslerden çıkararak oğlunun yanına doğru ilerler.)

– Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim öncee bunnla oynıycaam, soonaaa yemek yiyceem. Sen de bunla oynaa mısınn? (Çocuk elindeki kamyonu göstererek sanki yemeği yiyecek de oyuncağıyla oynadığı için o an sofraya gelemiyormuş havası yaratır = TAKTİK1!)

– Saf Anne: Canım oğlum, yemeğini koydum ama neyse hadi yemeğin soğuyana kadar seninle azıcık oynayalım, sonra yemeğimizi yiyelim tamam mı? (Saf ama çözüm üretmeye odaklı anne çocuğuna kıyamayarak “Hadi çocukla 2 dakika oyun oynayayım hem zaten köfte de çok sıcak” diye kendine güzel de bir mazeret yaratıp içini rahatlatmış bir şekilde çocuğuyla enteresan hallere bürünüp kamyonculuk oynar. Zanneder ki 2 dakika sonra çocuğu köfteyi yiyecek…)

Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim (Hiç üşenmeden her seferinde böyle dediğine inanmazsınız belki ama…) öncee bunu böölee alıjamm (Kamyonunu göstererek) sonaaaa bunun içine su doldurcam. Annee, su dolduralım mı?

– Saf Anne: Ama oğlum yemek yiyeceğiz??!!!

– Taktik Uzmanı Velet: Annee, anneciğim hem yemek yiyceeem hem de buna su doldurcamm ( İşte sana TAKTİK 2!)

– Saf Anne: Haydaaaa… (Akıllı anne(!) aslında burada zaman kazanmaya çalışıyordur. Ne diyeceğini bilemez; “Evet mi desem, hayır mı???” Bu arada annesinin “Haydaaa” ünlemiyle istediğinin olmayacağını düşünen çocuk saniyede 30 kere “Anne su dolduralım mı?” diye susmadan sorar ve oğlunun ısrarlarına dayanamayan anne bir umutla “Neyse hadi yer belki” diye ikna olur…) İyi hadi peki gel, buna su dolduralım o arada da bir parça köfte at ağzına bakalım (Saf anne içinden “Yanlış yapıyorum aslında, çocuk yemek yerken oturup sofra adabını almalı. Öyle oyunla yemek olmaz ama başka türlü de yemeyecek galiba” diye düşünür. Sonra “Neyse şu bir parça köfteyi atayım ağzına, hiç yememesinden iyidir yine de…” deer ve artık iyice pazarlık yoluna girmiştir…)

– Taktik Uzmanı Velet: (Annenin ağzına attığı bir parça köfteyi ağzından çıkartarak) Büyük veemişsin anne, çok büyük bu, küçük ver. (TAKTİK 3!)

– Saf Anne: (Sinirlenmeye ama kendini kontrol etmeye çalışan anne) Oğlum çıkarma ağzından, Hay Allahım! Tamam al, bak küçük verdim…

– Taktik Uzmanı Velet: Anneciğim, ben bunu yemiycem, köfte sevmiyorum! (Diyerek küçük köfte parçasını da ağızdan çıkartır.) Pilav vaa mı anne?

– Saf Anne: ??!x-/!!!!??? (İşte ikilem yine başlar; pilav yok. Tamam yapayım da bu doğru mu yaa, yani çocuk köfte yemem diyor ve bu aşamaya gelinceye kadar benden tüm istediklerini de alıyor sonra bambaşka bir şey istiyor!!! Şimdi hayır desem aç kalacak..pilav yapsam yer mi ki? Ay kahvaltıyı da az yemişti…)

– Taktik Uzmanı Velet: (Mutfağa gider, erzak dolabını göstererek) Anne piyinç buuda…Bana piyav yapaa mısın? (Al işte sana yine bir taktik daha!!! Duygu sömürüsü bu ama, sayılmazzz!!! Ben şimdi bu çocuğa nasıl pilav yapmayayım…)

Dolaptan pirinç alınır, başlanır pilav yapmaya bu arada tüm kareler anne kişisinin gözünün önünden geçer. İşte yine yapmıştır yapacağını bu çocuk! Hayır başta köfte yemem dese istediklerini de alamayacaktı ama yok o ne yaptı bana hep mavi boncuk gösterdi sonra da tam ters köşeden vurdu! İstediği her şeyi aynı anda aldı; köfte yemekten kurtuldu, istediği pilava kavuştu, annesiyle oyun oynadı, kamyonuna su doldurdu. Annesinin eline ise sadece pilav tenceresi ve dağınık bir mutfak kaldı!

Ayna; Kendi Yapan Kendi Bulur!

Annemle giymediğim kıyafetleri ayıklama telaşındayız, gardırobumdaki tüm kıyafetleri yatağımın üzerine çıkarttık olay yeri inceleme polisleri gibi her bir parçayı ayrı ayrı ele alıp, üzerine konuşuyoruz. Ben elime bir kazak alıyorum; “Anne, ben artık bunu giymiyorum, vereyim mi?” diyorum. Annem “Ay yok kızım olur mu çok güzel bir kazak bu, hele içine siyah bir kazak giyeceksin, şöyle bir kolye takacaksın…” diye anlatıyor. Bu sırada evdeki küçük adam ayağımızın altında, dolanıp duruyor ama biz o kadar dalmışız ki onun bile farkında değiliz. Bir ara bana dönüyor yatağın üzerindeki kıyafetleri göstererek “Anne, sen neden bunları buraya koydun?” diye soruyor. Öyle düzgün konuşuyor ki, kelimelerinde çocuk konuşması o kadar az ki ben de kaptırıyorum kendimi güzeeelce açıklıyorum ona durumu; “Anneciğim anneannenle kıyafetlerime bakıyoruz, giyinmediklerimi ayıklıyoruz. Dolabımı düzelteceğiz.” diyorum. Hayır diyorum da 10 dakika sonra başıma geleceklerden haberim yok tabii! Konuşa konuşa annemle işimize devam ediyoruz. Annem bir ara içeriye gidiyor bir çığlık ” Ayyy İNANMIYORUMMM !!!” koşuyorum içeriye ne oldu diye. Bir bakıyorum annem antrede, küçük adamın odasının kapısının önünde öylece kala kalmış. İçeriye bir bakıyorum ki küçük adam dolabındaki ütülü, güzelce katlanmış, her biri yerine özenle yerleştirilmiş kıyafetlerinin hepini aşağıya indirmiş! Halının üzerinde küçük bir öbek halinde üst üste karmakarışık, katları bozulmuş duruyorlar… Ben de kalakalıyorum ama daha o zamana kadar bu iki olayı birleştirebilmiş değilim ne yazık ki…Ta ki biz donakalmış olayı idrak etme çalışır şekilde ona bakarken küçük adam heyecanla bize elindeki iki kazağı gösterip “Anneciğim, anneanneciğim, dooabımı düzeetiyorum. Ben artık bunu sevmiyorum, ver bunu, ama bunu giyeceğim.” deyince benim jeton düşüyor tabii! Annemse odanın karmaşasından ve dolaptaki tüm kıyafetlerin odanın ortasında bir tepecik şeklinde yığılmış olmasından kurtulamamış olacak ki ben “Annee biz dolap düzeltiyoruz yaa, o da dolabını düzeltiyor işteee” deyince bağlantıyı kuruyor. Tabii biz basıyoruz kahkahayı, tutamıyoruz kendimizi…Alıyorum kucağıma öpüyorum yiyorum onu…Hani küçükken derdik ya; “Ayna, kendi diyen kendi olur”.  Ayna; kendi yapan kendi bulur!

“Sen Kimsin?”

Kendisi 2 yaşında ama soruları beni şaşırtmaya yetecek kadar büyük. 2 hafta önce hiç planlamadığım bir anda son noktaya geldiğimiz bakıcımızın hayal kırıklığı ile başlayan endişelerimi düşündüğümden daha çabuk aşıyoruz gibi duruyor. Bu sebeple mutluyum ama bir taraftan da oğlumun dünyasını algılamaya çalışmak beni yoruyor. Geçen hafta cumartesi yeni bakıcı ablamız bizlerle tekrar görüşmek, oğlumla tanışıp, eşini bizlere tanıştırmak üzere bize geldi. Gayet güzel bir sohbet ve birbirimizi tanımaya yönelik sorgu sual faslından sonra her iki tarafta “galiba aradığım kişiyi buldum” düşüncesiyle huzurlu bir suskunluğa büründü. Tam da bu sırada oğlum yeni bakıcı ablasına dönüp ” Güler ablaa, sen kimsin?” dedi. Öyle komik ama bir o kadar da anlamlı bir soruydu ki bu…Doğru ya sen kimsin? Oysa ben günlerdir ona yeni bakıcı ablasından bahsediyordum ama onun küçük dünyasında tanıştığı bu yeni insanı bir yere koymak biraz zaman alacaktı belli ki…

“Ben hiçbir şeyden korkmaz mıyım?”

Ben korkarım. Hem de çok korktuğum şeyler var şu hayatta, çok düşündüğüm ve çözemediğim, çözemediğim için de korkmaya devam ettiğim. 2 yaşındaki güzel oğlumun sorusu bu. Sorunun içinde gizli bir sürü şey var aslında. Bu sorunun cümle hali şu; “Anne ben basbayağı korkuyorum ama korkmamam gerektiğini de biliyorum; yine de korkuyorum!”

Bir akşam oğlumla evdeyiz, yumak gibi olmuş kucağıma gömülmüş, ağzında biberonu süt içiyor…Birden bana “anneeee” dedi. “Efendim tatlı oğlu” dedim. “Annee, ben hiçbir şeyden korkmaz mıyım?” diyince ne yapacağımı bilemedim. Ne demeliydim acaba? Evet korkmazsın oğlum desem, belli çocuk bir şeylerden korkmuş ve bu duygusunun yanlış olduğunu düşünecek ya da korkarsın desem büsbütün bu duyguyu sahiplenecek. Bir nefes aldım düşünmek için.  Ağzımdan çıkacak her kelimenin onun dünyasında büyük bir önemi olduğuna öylesine inanıyorum ki ne diyeceğimi bilemiyorum böyle zamanlarda. “Korka bilirsin tabii ki anneciğim, ama neden korktuğunu söylersen ben sana onun korkulmayacak bir şey olduğunu anlatırım ve sonra korkmazsın ondan…” derken, daha sözüm bitmeden birden oğlumun gözlerini duvarda asılı olan maskeye çevirdiğini fark ettim. O anda hemen anladım zaten olayı. Ama çocuk da haksız değildi hani, biraz sevimsiz bir yüzü vardı maskenin. Bir yurt dışı seyahatimizde almıştık onu, eve kırmadan getirebilmek için nasıl da kat kat sarıp sarmalamıştım. Oysa şimdi oğlumun korkusu geçsin diye maskenin kırılabilme ihtimalini bilerek ve önemsemeyerek “maskeyi eline versem mi acaba” diye düşünüyordum. Sonra yok en iyisi maskeyi hemen duvardan kaldırayım, ortadan yok edeyim diye aklımdan geçirirken vazgeçtim hemen bundan. Çünkü hayatında her zaman korkacağı şeyler olacaktı ve her zaman bunlardan kurtulmanın duvardaki maskeden kurtulmak kadar kolay olmayacağı kesindi. Neyse maskeyi aldım duvardan, “Bak anneciğim, bu sadece bir maske, eline al bak, korkulacak hiçbir şey yok” diye eline verdim maskeyi…tedirgin bir şekilde uzandı maskeye, elini sürdü biraz çekinerek ama sonra rahatladı. Sonra belirli aralıklarla maskeyi indirmemi istedi benden. Her seferinde “korkmam mı?” diye de sormayı ihmal etmedi… “Annee, ben hiç bir şeyden korkmam mı?”

“Gitme Anne Gitme!”

Her sabah duyuyorum bu cümleyi; “işe gitme anne…” Kucağıma alıyorum o minnacık oğlumu, öpüyorum seviyorum. Kendimce anlatıyorum ona neden işe gitmem gerektiğini. Onun anlayacağını düşündüğüm cümleler kurup “bak oğluşum, bütün kardeşlerin anneleri işe gidiyor, anneleri işteyken onlara teyzeleri(bakıcıları yani) bakıyor. Akşam olunca ben yine geleceğim, seninle oyun oynayacağız.” diyip anlatıyorum uzun uzun ama cevap yine aynı. “Anne gitme…” Sana ihtiyacı olduğunu sadece bu iki kelime ile açık ve net olarak ifade eden bir çocuğu evde bırakıp işine giden bir anne olmak ne kadar zor yaşamayan bilemez…Üzerimden pijamalarımı çıkarttığımı  gördüğü an başlıyor bu döngü. Önce “anne sen nereye gidiyorsun?” Aslında biliyor nereye gittiğimi ama muhabbeti başlatmak için nereden başlasın çocuğum 🙂 “Anneciğim, ben işe gidiyorum ama akşam olunca yine geleceğim.” “Anne seni işe gitmeyince seviyorum. Babayı evde seviyorum, işe gitmesini sevmiyorum.” Bu sözler kalbimi delip geçiyor. Her gün evden çıktıktan sonra kafamda hayaller kuruyorum; veriyorum istifamı, evimde çocuğuma kendi yanlışımla kendi doğrularımla kendim bakıyorum. Onunla dışarıya çıkıyoruz, evde cinnet geçirdiğimi de hayal ediyorum tabii ama daha çok oğluma sarılıp mis kokusunu içime çektiğim hayallerim var. Tam o sırada “Şişli Mecidiyeköy” anonsuyla uyanıyorum hayal aleminden, bu benim inmem gereken metro durağı…İniyorum yavaş yavaş adımlarla sonra ofise geliyorum “günaydın” diyorum ve bilgisayarı açmamla yeniden bir rutinin sonuna geldiğimi görüyorum. İş arasında oğlumun fotoğraflarını açıp onu seviyorum…Ne kadar çabuk büyüyorlar, eski videolarını izledim. Çok tatlı, inanılmaz güzel…Küçük bir bebek olsun arada yeniden ve onu seveyim sonra eski haline gelsin. Olmaz mı öyle ?

Canım Acıyor

Çok canım acıyor bugün, çok mutsuzum ve uzun zamandır hiç olmadığım kadar huzursuzum. Çocuk yetiştirmenin en zor yanı iyi bir bakıcı bulmakmış. Ne kadar çaresiz hissediyorum kendimi. Bir bakıcının elinde muhtaçsın, ne git diyebiliyorsun ne kal…Git diyemiyorsun çünkü çocuğuna 16 ay boyunca o bakmış. Her şeyini biliyor, dilinden anlıyor. Kal diyemiyorsun çünkü içine sindiremediğin şeyler var. Nasıl yutarım bunları, nasıl görmemezlikten gelirim diyorsun. Çocuğum evde onunla, içim sıkılıyor…Kendimi çok yalnız hissediyorum. Kendi sorunumu kendim çözmeliyim, kendim karar verip, kararlarımın sonucunu kendim çekmeliyim. Kendi başıma, tek başıma…Başından bir şey nasıl giderse öyle devam ediyor. Başta yanlışlar vardı zaten. Bakıcı işe başladıktan 1 ay sonra içine sinmeyen bir şey 1 sene sonra neden içine sinsin ki? İnsan tanımak ne kadar da zor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Yeni bir serüvenin tam başındayız. Tam her şey yoluna oturdu derken, tam da artık rutinimizi bulduk derken.

Bir bakıcı istiyorum. Evimizin bir parçası gibi olsun, iyi kalpli, yalan nedir bilmeyen, başının gideceğini bilse bile doğruyu söyleyen, sevgi dolu, evi sahiplenen…Sadece iyi bir bakıcı istiyorum, çocuğuma iyi bakan, onunla bütün olan…Sadece bir bakıcı…

Bunalmış Anne

Anne bunalmış…Ne yapacağını şaşırmış duruyor öyle…Onu yedirme hormonuyla oynanmış…Çok süt içmesin demir eksikliği yapar…Hatta hiç süt içmesin sütte bilmem ne bilmemnesi var güvenli değil…Bunu söyleme öz güveni az olur…Ağlayınca istediğini yapma alışkanlık haline getirir…Çocuğu çok ağlatma huysuz olur…İnatlaşma hırçın olur…Her istediğini almayın şımarık olur…Yanınızda uyumasın bir daha odasına gitmez…Bu nasıl bir dünya böyle? Çocuk yetiştirmek mayın tarlasında yürümek gibi bir şey mi? Ne zaman patlayacağı belli olmayan bir yol mu bu konu…Biz nasıl çocuk yetiştireceğiz…Hep en iyisi olsun, hep en güzeli olsun diye uğraşıp sonra birden sanki hiçbir şeyi beceremiyormuş gibi nasıl hisseder insan?

Anne bunalmış, yorgun ve biraz da hayal kırıklığına uğramış….

Dertleşince Derdin Azalır mı_???

Hayır benim derdim azalmıyor! Tam tersine sürekli o kişiyle konuştuklarımı düşünüp “Hay Allah, keşke şöyle demeseydim, anlamadı galiba ne demek istediğimi?” ya da “aman ya uff keşke hiç böyle muhabbetlere girmeseydik, ne gerek vardı anlattın o kadar…” filan derken buluyorum kendimi….Hayır bir şey değil ben dertleşince derdime dert ekleniyor!!! Bu kez de o kişiye anlattıklarım biniyor omuzlarıma…Sonra söz veriyorum kendime; anlatmayacaksın, çok konuşmayacaksın, yorumları dinleyip kendi yorumlarına çok değinmeyeceksin….Ama ne mümkün !!! Benim çenem açılınca susmuyorum ki…anlat anlat….Rahmetli canım anneannem anneme ve teyzemlere derdi; “okunmuş kitap gibisiniz kızım” diye….Hah aynen öyle…ben okunmuş, üzerine de özeti benim tarafımdan çıkartılarak o kişinin eline verilmiş kitap gibiyim maşallah…Sonuç olarak ben dertleşince derdime dert ekleniyor. Çenemi kapatınca da şişiyorum, şişiyorum patlayacak gibi oluyorum….en iyisi yazmak galiba…Yazayım yazayım sonra rahatlayım. Kendime bir kez daha söz versem, yeni bir sayfa açsam…Az konuşsam, az düşünsem, tek işimi yapsam…Becerebilir miyim acaba? Bir kez daha deneyeceğim.Haydi bir şans daha…

Ayrı Yazılması Gereken “de” Eki

Geçen gün kendi kendime “bazen kendimi ayrı yazılması gereken “de” eki gibi hissediyorum.” dedim ve bayıldım bu söze….Evet, işte ancak bu cümle beni bu kadar kadar kolay ve çabuk özetleyebilirdi…Kendimi çok beğendiğimden düşünmedim böyle…Kendimi ait hissedemediğimden düşündüm…Hani dahi anlamındaki “de” eki ayrı yazılır diye öğretmişler ya bize…Kesinlikle çok doğru…Ait hissedince elinde olmadan yanaşıyorsun yanındakine…Ama ait hissetmeyince ister istemez tıpkı bizim ayrı yazılan “de” eki gibi ayrılıyorsun yanındakilerden…Eee kendini ait hissetmiyorsa ne yapsın… Ayrıca duruyor bir yerde..Bence ona hayat daha zor….Herkes vurguluyor üstüne basa basa her şeyden ayrı kalıyor… Hayır bir de üstüne herkes belki onu burnu büyük olduğu için ayrı duruyor sanıyor. Her olayda iki pencere var…Hangisinden bakarsan ona yakınsın…İşte bunun bakacak bir penceresi bile yok…Şimdi neden mi yazdım bunu….O an ben öyle hissetmiştim…Herkesin hayatında en az bir kere kendini ayrı yazılan “de” eki gibi hissettiği bir an olmuştur. Ama sonradan anladım ki ben dahil olmayı seviyorum…Herkes dahil olsun…Her şey dahil…

Onun Sevgisini Hissetmek…

Yanımda yatıyor…minnacık elleri var, nokta gibi bir burnu…burnu o kadar küçük ki oradan nasıl hava alıyor diye şaşırıyorum bazen…teni bembeyaz…dalgalı sarı saçlarını seviyorum elimle…hamileyken nereye gitsem benimleydi, hep yanımdaydı…ama doğduktan sonra…işteyken birden durup “acaba şimdi neler yapıyordur benim bızdığım” diye düşüyorum. Akşamları iş çıkışı eve yaklaştıkça heyecanlanıyorum…Bu nasıl bir sevgi? Ona bir şey olmasından o kadar çok korkuyorum ki böyle bir olasılık aklımın köşesinden geçecek bile olsa göz yaşlarım fışkırarak akıyor yanaklarımdan…hani şu çizgi filmlerde ağlayan çocuklar vardır ya işte onlar gibi…Akıl almaz bir sevgiymiş bu…annem de beni ve ağabeyimi bu kadar çok seviyorsa ben 22 yaşında yurtdışına çıktığım zaman ne kadar zor olmuş ona…Demek ki o yüzden ben gidiş hazırlıkları yaptıkça onu köşelerde saklanmış ağlarken buluyordum…Şimdi içimde hissediyorum onun duygularını…ben işe bile gitmek istemiyorum bazen…Şuna bak nasıl da tatlı uyuyor….Düşüncelerimden rahatsız oldu galiba, ellerini gerinir gibi uzatarak bana sırtını dönüyor…tamam tamam seni rahat bırakıyorum hayatımın en minik ama boyutunun tam aksine en değerli varlığı…yavaşça eğilip yanağını yanağıma dokunduruyorum…Allahım ben onu çok seviyorum….İçimden fışkırıyor bu sevgi…beni aşıyor…sevgiden onu da kendimi de boğuyorum adeta…normal miyim acaba? normalimdir herhalde….her anne yaşıyor olmalı bu tarz duyguları….Alıp yine karnıma koysam onu ve ben nereye gitsem yanımda olsa mesela??? bir kaç satır önce yazdığım o kelimeye ilişiyor gözüm…”normal miyim acaba?”  normalimdir herhalde ya…neyse…

“Gün Doğmadan Neler Doğar” Derdi Annem

Hani gün doğmadan neler doğar derler ya, benim annem çok kullanır bu lafı…işte ben de o sözü kendime göre uyarlıyorum…Gün doğmadan Doruk uyanır, ateşi çıkar, eve getirdiğin iş hızlıca yapılıp e-mail atılır, ateş inmeyince apar topar acile gidilir, ilaçlar alınır, ilaçlar bin bir zorlukla içirilir, Doruk yine uyur yine ateşi çıkar….gece 3-4 kez uyanılır…anne uyumaz…baba uyumaz…çocuk uyumaz…sonra çocuk uyur ama anne&baba yine uyuyamaz….Sonra bir bakarsın gün doğmuş:) 

Annemden Hikayeler


cropped-img_40451.png

“AnnemdenHikayeler” 2012 yılının Ocak ayında birden, hiç planlamadığım bir şekilde ortaya çıktı. O zaman henüz 2 yaşında olan oğlumu her gün evde bakıcımızla bırakırken yaşadığım ikilemler beni içimdekileri kaleme almaya itti…

Bu blog belki böyle başladı ama zaman içerisinde çok şey değişti… İlk blog yazmaya başladığımda yedi aylık bebeğiyle New York’tan İstanbul’a yeni dönüş yapmış ve tekrar iş hayatına atılmanın heyecanını yaşarken bir yandan da bebeğini evde bakıcı ile bırakmanın endişelerini duyan acemi bir anneydim. İkinci oğluma 7 aylık hamileyken yeniden Amerika’ya gidişimizle bu kez iki çocukla hiç destek almadan çocuklarını kendisi büyüten, büyütürken de olgunlaşan bir anne oldum. Amerika’dan Türkiye’ye döndükten sonra yeniden iş hayatına atılıp bu kez geride iki çocuk bırakan ama eskiye göre az buçuk daha tecrübeli, daha sakin, daha kendinden emin birine dönüştüm. Suudi Arabistan Riyad’ta pandemiye rağmen keyifli geçen 3 sene sonrası şimdilerde Johannesburg’a taşınmamızla çocuklarımla her anın tadını çıkarmanın derdindeyim…

Bu blogu oğullarıma yılların şahitliğini yapsın diye, benim ağzımdan yaşamımızdaki detayları onlara unutmadan aktarabilmek için yazıyorum…