Baba Olmak

 Blogum Dergisi Temmuz Sayısında yayınlanan yazıma buradan ulaşabilirsiniz(6. sayfadayım:) Blogum Dergisi gerçekten keyifle okuyacağınız ve birbirinden farklı konulara değinen blog yazarlarına bir anda ulaşabileceğiniz eğlenceli bir dergi… Şiddetle tavsiye derim:)

Okumadan önce not: Bu yazıyı aslında Devrim’e “Babalar Günü” hediyesi olarak yazmıştım.  Biraz geçikmeli oldu, ama hoş oldu.

Hep düşünmüşümdür acaba bir kadın ne zaman “anne” ve bir erkek ne zaman “baba” olur diye…

Kadın için “annelik” hamile olduğunu öğrendiğin an itibari ile başlıyorsa eğer erkek için “babalık”  ne zaman başlar?

Kadın daha doktorun bile ultrasonda tam olarak göremediği o miniği hemen kabullenip “anne” havasına girmiş bulur kendisini… Bu ruh haline girmesi öncelikle hormonların yüzünden ya da sayesinden diyebiliriz ama zaten kadın olmanın getirdiği bir “anaçlıkla” olaya yatkınlık da yok değildir hani… Bilimsel açıdan bakarsak HCG adı verilen ve hamileliğin oluşmasıyla beraber artış gösteren bu hormon tüm dünyanızı kaplayıp sizi aşıp başka bir boyuta taşır… Bu noktadan sonra hayatınızdaki tek konunuz, tek amacınız o küçücük şey olup benliğinizi kaplar…Hatta kendinizi ve karnınızdakini o kadar önemsersiniz ki hamile bir bayan olarak kendinizi dünya üzerinde insan neslinin son türünü taşıyormuş gibi zannedersiniz…

Baba olmak ise zordur… Onların tarafı böyle işlemez… İşte bence tam da bu sebepten dolayı babalık daha farklı bakılması gereken bir kavramdır… Erkeklerin bünyesinde kendilerini baba hissettirecek hormonlar dolaşmaz ya da 9 ay boyunca “bebek” ve “annelik” ruhunu tüm bedenleriyle hissedecekleri bir sistem üzerinde gitmez hayatları… Bu yönden baktığınızda hamilelik süreci ile başlayan bu yeni hayatı bir nevi kenardan izleyip takip ederken içindeymiş gibi olmaya çalışıp, kadını anlamaya çalışmakla geçer zamanları… Bizi o an için hissedemeseler bile anlamaya, ayak uydurmaya çalışırlar… Bizim 9 ay boyunca farkına varmadan sindirerek üzerimize aldığımız “annelik” rolünün, sürecinin aksine babalar 9 ay sonunda birden kucaklarına uzatılan “nur topu”  gibi bir bebek ile “babalık” kategorisinde bulurlar kendilerini…

İşte bu yüzden baba olmak çaba gerektirir, zaman gerektirir… Baba olmak annelikten çok daha emek ister… O minik elleri avucuna aldığında sahip olduğun kadından başka bir canlıya daha sorumluluk hissetmektir baba olmak…Baba olmak güçlü olmaktır, bazen içine atmaktır sıkıntıları… Kendi kendine çözüm bulmaktır sorunlara… Baba olmak ağlayamamaktır… Sevdiğin kadın ağlasa da yanında, çocuğun göz yaşlarıyla gelse de kucağına, çok üzülsen de gösterememektir göz yaşlarını… Çünkü güçsüz görünmeyi kaldıramaz baba olmak… Kadın da çocuk da babaya dayar sırtını… Dayandığın omuzun hiç çökmemesidir baba olmak…Baba olmak dağ gibi olmaktır. Deniz gibi uçsuz bucaksız dururken bir liman gibi sığınaklı olmayı gerektirir babalık… Baba olmak cesaret gerektirir… Herkesin medet umduğu süper kahramandır baba…  Yuvayı anne kuş yapsa da evin direğidir baba… Aynı çatı altında atan başka bir kalpten daha mesul olmaktır… Baba olmak varlığınla tüm korkuları silmektir, sadece varlığınla o evde yarattığın huzurdur… Baba olmak umut olmaktır… Geleceğe, hayata, sevdiğin kadına, çocuğuna herkese güzel günler vadetmektir… Evladına her baktığında sevdiğin kadından bir parçayı onun yüzünde görmek, çocuğunu her öptüğünde onun kalbinde bıraktığın sevgi dolu izlerdir…

Zordur baba olmak… Emek ister…

Zoru başaran biri var hayatımda… Yaşamıma ışık tutan… Sırtımı dayadığım, sonuna kadar inandığım… Hem sevgilim hem hayat arkadaşım… Sonsuz teşekkürler varlığın için… Sonsuz teşekkürler emeklerin için…

Babalar Günün kutlu olsun…

Oğlun da ben de seni çok ama çok seviyoruz…

Sabır Çiçekleri

Pazar gecesi Doruk neredeyse hiç uyumadı. Eee o uyuyamayınca kim de uyuyamıyor? Evet doğru cevap; anne de!

O gece hadi evi topluyorum, hadi buzdolabına da el atayım, biraz da bilgisayarda takılayım derken zaten saat 01:00 gibi yatmıştım. Yarım saat içerisinde Doruk’un korkunç ağlamasıyla fırladım yerimden. Süt istiyordu; geceleri süt vermek istemiyorum çünkü gece beslenmesinin hem dişleri için hem de gelişimi için doğru olmadığını düşünüyorum. Ama inatla “milk milk” diye ağlıyor (süte neden “milk” dediği ise ayrı bir yazı konusu…) Neyse bir şekilde evde “milk” olmadığına ikna ettim onu, bu arada Devrim de ayakta tabii ama baktı ben hallediyorum devrildi yatağa…Neyse tam uyudu derken yarım saat, kırk beş dakika içinde ikinci bir ağlama krizi, bu kez “salonda uyuycam anne kalkk anne kalk, kalk, kalk, kalk…kalkkk!!!” diye ortalığı yıkıyor. Salonda uyumak da nereden çıktı bile diye soramıyorum kendi kendime zira bu dönemde ne sorsanız cevabı; “İKİ YAŞ SENDROMU!” Kalkarsın salona gidersin, bu arada Devrim yine ayağa kalktı ama görüyorum içten içe sinirleri hopluyor. Doruk çığlıklar içinde babasının kucağına sonra tekrar bana geçiyor ama ne istediğini de anlayamıyoruz, çılgınca bir ağlama! Salonda kanepenin üzerine yatınca ağlaması susuyor gibi oldu. Sustuğunu görünce Devrim geri yattı. Daha yarım saat bile geçmedi ki bu sefer “odamda yatcammm, anneee odamda yatcammm!!!!??” Diyorum ya kamera şakası gibi yaşıyoruz biz ama işin acı kısmı ŞAKA DEĞİL bu! “Sabırla koruk helva olurmuş” deyip onun odasına yürüdük. Zaten gücüm kalmamış haldeydim…Karanlık filan demeden odasına doğru yürüdü Doruk, ben de arkasından…Bu arada bu anlattıklarımı arka planda sürekli ağlayan bir çocuk sesi eşliğinde hayal etseniz beni anlar mısınız acaba? Odasındayız bu sefer “odamdaki oyuncakları salona taşıyalım anneee!!!!” diye ağlamaya başladı, hoş susmuyor zaten ‘tutturmaya başladı’ desem daha iyi olacak. Kocaman bir köpeği var adı “Cino”, onu kulağından sürükleyerek salona taşıdı! Sonra tekrar “annee benim yatağımda ikimiz uyuyalım, böööööh baaawww” diye ağlıyor ve Cino’nun kulağından sürüyerek tekrar odasına taşıdı. Ben onunla inatlaşmadan sessizce yüzüne bakıyorum, yaptığının farkına vardı sanırım, birden susup iç çekerek elimden tutup “anne gel anne gel” diyor ama ağlamasına da engel olamıyor. Neyse saat artık 04:00 filan olmuştu ki Doruk’un yatağında onunla uyumak için kıvrıldım…Onun üzerini örttüm ama ben üşüyorum tabii…Kalkıp kendime bir battaniye alayım diyorum bırakmıyor beni… En son “neyse o uyuyunca alırım” diye beklediğimi hatırlıyorum. Sabah saat 07:00’da telefonun alarmıyla uyandığımda Doruk’un kocaman Cino’su aramızda yatıyordu ve üzerimde bir battaniye vardı. Belli ki Devrim üzerimi örtmüştü…

Bu pazartesi bana çok zor geçti…Doruk sabah “anne ben gece çok ağladım mı?” diye sorarak benden kendince özür diledi. “Neden ağladın anneciğim?” diye sorduğumda ise yine “çok ağladım mıı??” cevabını aldım. Belli ki o da bilmiyordu cevabını…Belki de yoğun ve dolu dolu yaşanan bir pazar günün ardından düzeni bozulan çocuk tepkisiydi. Pazartesi sabahı beni ofiste gören herkes gece Doruk’un uyumadığını tahmin edebiliyordu zira sürünüyordum. Bu sırada pazartesi sabahı bana bir çicek geldi…çok güzel beyaz lilyumlar… Bayılırım en sevdiğimden…Öyle güzel korkarlar ki… özel bir gün filan da değildi bu yüzden telaşla zarfı açtım. Zarfın içinde “Dünyanın en sabırlı annesine…” yazıyordu…

Eşimi aramak için telefona sarılırken içerisinde ‘annelik’ geçen herhangi bir şey için hali hazırda bekleyen o damlalara da engel olamadım…