Aklım Türkiye’de…

Aklım Türkiye’de kaldı bu sefer… Beni gören hayatında ilk defa gurbete gitmiş zanneder… Ne 22 yaşımda ilk kez yurt dışına İngiltere’ye gittiğimde, ne 25 yaşımda evlenip Almanya’ya gittiğimizde, ne 32 yaşında New York’ta yaşadığımızda böyle oldum ben… 35 hatta 36 yaşında koca kadınım; karnımda bir tane, elimde bir tane bebem, kocam yanımda ben tepe taplak oldum sanki…

Aklım hep Türkiye’de… Gözüm gazetelerde, ne oluyor bitiyor okuyorum, okuduklarıma yanıyorum üzülüyorum… Her şeye çok uzağım ama sanki çok da yakın… Bir türlü buradaki hayata adapte olamıyorum… Sanki adapte olmak istemiyorum. Hayır desen ki hadi tamam gel geri dönelim yok onu da istemiyorum şu saatten sonra… Gel gör ki istersen adapte olma, çocuğun olunca her şeye hızlıca uyum sağlayıp harekete geçmek zorundasın!

Doruk’un keyfi ise yerinde, daha ilk günden tespitini yaptı; “Indianapolis’ tekiler değişik İngilizce konuşuyorlarmış” dedi koptuk ikimiz de:) Beyefendi Amerikalıların İngilizcesini beğenmedi! Yakın bir arkadaşımızın dediği gibi “senden benden İngilizce duyan çocuk, “native Amerikalıya” garip konuşuyor der tabii…”

Bu arada Devrim’in iş yerindeki ilk günüyle birlikte ben de tam teşekküllü bir yaz okulu gibi hizmet vermeye başladım. Sabah 8’de mesaim başlıyor. Kahvaltı sonrası dışarıda gezinti, havuza gidip yüzme dersleri, öğle yemeği, çizgi film, aktivite saati vs. derken ben bitiyorum, o bitiyor mu HAYIR TABİİ Kİ! Öğlen yorgun düşer belki uyur da ben de biraz ayaklarımı uzatırım göbeğim rahat eder diyorum ama nafile… Her zaman evdeki kadının işinin çalışan kadından daha zor olduğunu söyleyen biri olarak bunu şimdi yaşayarak bizzat görüyorum. Bu arada Doruk okula başladığında sudan çıkmış balığa dönmesin diye bütün gün Doruk’la İngilizce konuşmaya başladım. Evdeyken hadi tamam da dışarıdayken aramızdaki muhabbetler dışarıdan bizi dinleyen bir yabancı için anlamsız ve saçma olabiliyor. Çünkü Doruk’a İngilizce bir şey söylediğimde o da anladığı haliyle benim cümlemi Türkçe’ye çevirip bana tekrar soru soruyor; “Yani yemekten önce ellerini yıka mı demek istiyorsun anne?” ve sonra ben tekrar İngilizce cevap veriyorum. Bu konuşmaların onu biraz olsun okula hazırlayacağını düşünüyorum. Sanırım işe yarıyor. Çünkü dün babaannesiyle Skype’ta konuşurken “Babaanne dün gölün kenarına gittik. Bir sürü “duck” (ördek) vardı. “Duck’lar çok “naughty” ydi (yaramaz), annemin “handbag” ine (çanta) kafalarını uzattılar!” gibi bir cümle kurdu. Tabii annemler bir şey anlamadı ilk önce, sonra ben durumu izah edince onların da hoşuna gitti. Doğru mu yapıyorum bilmiyorum ama bir iki tane kelimeyi hafızaya kaydetmiş gibi görünüyor, bu da bana daha çabuk uyum sağlar diye umut veriyor.

Şu an Türkiye’de saat sabah 6:00, sizler birazdan uyanıp işlerinize gideceksiniz ve yeni güne başlayacaksınız. Ben ise yeni güne uyanmak üzere daha yeni yatacağım yatağıma… Diyorum ya aklım Türkiye’de kaldı bu sefer…

Gurbet

İlk kez annemin, ailemin yanından ayrıldığımda 22 yaşımı yeni bitirmiştim…Ne zor gelmişti bu ilk ayrılık…İlk 3 ay annemle telefon konuşmalarımız 1-2 dakikalık karşılıklı sessiz ağlamalardan ibaretti… İki tarafın da sesi çıkmazdı özlemden…Sessizce ağlardık telefonun öbür ucundan… Türkiye’ de internet daha yeni yeni kullanılıyordu o zamanlar…Skype yoktu, ICQ vardı ama annem bilgisayar kullanmayı bilmiyordu o zamanlar… Hoş zaten bilse de benim yanımda taşıyabileceğim kendime ait bir bilgisayarım da yoktu o zamanlar… Elimde Türkiye hatlı bir cep telefonum vardı sadece, hani zor zamanlar için… İlk günler 10 İngiliz sterlini karşılığında 40-50 dakika konuşabileceğim telefon kartlarından haberdar değildim henüz. Bu sebeple annemle 1-2 dakikalık sessiz ağlayışın bedeli bana 5 sterline patlardı. Telefon kulübesine gitmeden önce yolumun üzerindeki markete uğrar bir şeyler alır ve bu bahaneyle elimdeki 5 sterlini bozdururdum. Türkiye’deki gibi bir yere girip de elimdeki kağıt parayı uzatarak; “Şunu bozabilir misiniz?” diye sormayı yemezdi gözüm… Telefon kulübesine doğru yolda yürürken kendi kendime ağlamayacağıma söz verirdim. Aslında “sıla hasreti” dışında hiç bir sorunum da yoktu benim; kaldığım yerden, yanında yaşadığım aileden, okulumdan, arkadaşlarımdan ve o an orada bulunuyor olmaktan çok da memnundum… Anneme de bunları söylemek ve “Beni merak etme anneciğim, bak ben çok mutluyum!” demek için hazırlardım kendimi ama telefon çalıp da annemin “Alo” diyen sesini duyduğum an gözlerimden yaşlar fışkırır, sesim çıkmaz, kelimeler boğazımda düğüm olurdu…”Alo” bile diyemezdim de annem ağlama sesimden tanırdı beni…”Kızımm, Ceydacığımm sen misin?” derken birden susar gerisini getiremezdi…Karşılıklı susardık telefonda… Annem suskunluğunu yenip güç vermek için konuşmaya çalışsa da sesi ele verirdi kendisini…Telefon kapanmadan bir kaç saniye önce kesilme sinyali verirdi… Sırf annem orada kalsın diye 1 sterlin daha atardım ama yok çıkmazdı sesim, ağlamam geçmezdi benim…Telefon kesilince annem endişeyle cep telefonumdan tekrar arardı. Okulun bilgisayarından küçük teyzeme uzun uzun mailler yazar, iyi olduğumu annemin sesini duyunca niye öyle olduğumu bilmediğimi, annemin benim için hiç endişelenmesine gerek olmadığını anlatırdım. Teyzem de anneme okurmuş maillerimi…

Geçen pazar arabada giderken Erol Evgin’in “Memlekete Hasret” şarkısı çalıyor. Karı koca çok severiz Erol Evgin’i… Şarkı beni aldı içine, dinlerken o günler geldi aklıma, bunları düşündüm. Sonra arka koltukta oturan oğluma baktım. Devrim’le çıkıyorduk daha o zamanlar. O da başka bir ülkedeydi, öğrenciydi. Her gün telefonla en az yarım saat konuşurduk sanki aynı şehirdeymişiz gibi… Çok özlerdik birbirimiz…1,5 sene böyle geçti… Ne çok hasret çekmişiz dedim…Doruk susmadan konuşurken arka koltukta “Bir gün gelecek telefonun diğer ucundaki anne ben, benim yerimdeki çocuk da Doruk olacak” diye düşündüm…ve gülümseyerek şarkıyı söyledim…

Erol Evgin – Memlekete Hasret